24 Eyl 2014

Biraz iç döküş





Eylül hüzün demek. Klişe geliyor artık aslında ama, eylül benim için gerçekten hüzün demek!

2012 eylülü ayrı bir hüzündü.

2014 eylülü başka bir hüzün. Ben bu eylülde dostluğumu kaybettim. Benim için dostluk demek aile bağları gibiydi, sevgi bağı. Kıskançlıktı, trip atmaktı. En çok dostu sevmek, bütün vakitlerimizi dostlarla geçirmekti. Herkesten üstün tutmak, herkesten üstün olmaktı.

Ben kötü gün dostluğunu değil iyi gün dostluğunu da değil ben her gün dostluğunu istiyordum.

7 yıllık dostluğumu kaybettim. Şimdi ben de herkes gibiyim.
Bu yaza kadar birisi bana bunları söyleseydi, inanmazdım. Ama şimdi kalmadı o samimiyet, o aşk, o sevgi. Bir gün yine olur mu bilmem.

İlişkilere temkinli yaklaşıyordum zaten. Benim canımdan can diyeceğim yeni bir dosta ihtiyacım yok diyordum, beklenti içerisine girmiyordum. Beklentiler yorar insanı,biliyorum. Çok güzel arkadaşlıklar edindim, çok güzel dostluklar kurdum. Yıpranmadan, beklentiye girmeden.

Ama başka dediğim iki kişi vardı. Bu yazıyı okumazlar biliyorum (: Benim en yakınımda bulunan kimseler okumuyor burayı. Nasıl bir çelişki, en yakınımsın, yazdıklarıma kıymet versene? Kitabım çıksa onu da okumazlar yeminlen. Yitik Kule yayınlarının Yitik Öykü kitabında benim de 3 mikro öyküm var. Acaba kitapçılara gidip baktılar mı ki. Sevdiğin bir insana verdiğin değer nasıl gösterilir?

Eylül. Kızım Eylül. Canım Eylül. Hayallere vedasın sen eylül. 2 yıl önce de bu sene de, farklı hayalleri kaybedişimsin.

Vedasın. 3 yıldır eylülde odama veda ediyordum, aileme, evime. Bu seneki vedam ekime kaydı.

Adana'da eylülü geçirmek çok güzel, çok özlemişim!

Hazansın, hüzünsün, vedasın, kayıpsın, kaybedişsin, gözyaşısın.

Çok da güzelsin!






Biraz iç döküş, biraz sıkıntı. Bu kez de böyle olsun.

***

Cecile Corbel. Arp sanatçısı. Bayılıyorum kendisine. Daha fazla bilgi edinemedim, yabancı dilim olmadığı için İngilizce ya da Fransızca sayfaları okuyamadım. Ghibli yapımı Arrietty animesinin müziklerini yapmış, oradan tanıdım. Ve bayıldım.

Kendimi hep gitarla özdeşleştirirdim. Belki biraz saksafon. Ama hayır, herkesin özdeşleştiği, huzur bulduğu bir müzik aleti varsa benimki arp! Bayılıyorum. Huzur buluyorum. Müzik yeteneğim olsaydı çalmak isterdim.

Yarim gitti şarkısını da arpla çalmış ayrıca. Dinlemek isterseniz buyrunuz.


















18 Eyl 2014

Altın Koza Sinema ve Edebiyat Üzerine




Köklerime dek Adanalı olduğumu biliyordur blogumu takip edenler. Bugün Adanalı olmaktan bir kez daha gurur duydum. Altın Koza Film Festivali devam ediyor. Ve bugün bir film festivalinde ilk defa edebiyat oturumu yapıldı.

Sinema ve Edebiyat üzerine Yekta Kopan moderatörlüğünde Ahmet Ümit, Osman Şahin, Hakan Günday, Nebil Özgentürk isimlerini dinledik. Adanalıyım ama Adana hakkında birçok bilgi edindim. Ne çok şey bilmiyormuşum! Edebiyat ve sinema üzerine de birçok şey öğrendim. Böyle kulaklarımdan filan bilgiler fışkıracak diye korkuyorum. Dopdoluyum! Elimden geldiğince yazmaya çalışacağım. Elbette ki bir not defteri götürmüştüm yanıma. Güzel notlar almaya çalıştım da hem dinleyip hem not tutma konusunda sıkıntılar yaşayan birisiyim :D Yazamadığım çok şey var.

Yekta Kopan'ın sesi ne kadar da huzur verici! Sahne biraz yüksek olduğu için kendilerinin biraz yukarıda olmasından rahatsız olduğunu söyledi Yekta Kopan. Sosyal yaşamda da yazarın okurdan üstün olduğunu düşünmüyormuş. Ve ekliyor 'Farz edin ki evin salonundayız.' Gayet samimi bir söyleşiydi. Yekta Kopan olmasaydı moderatör olarak, bu kadar samimi ve de komik olur muydu bilemeyeceğim (:

Ahmet Ümit ile başladık. Adana'ya ilk 16 yaşında gelmiş. Bir tiyatro oyunu için gelmişler. Sıcağından dem vurdu (:

Romanlarının sinemaya ve televizyona uyarlanmasından, başka bir sanat dalını beslemekten gayet hoşnut.

Edebiyatın sinemaya göre daha demokratik olduğunu söylüyor. Edebiyat okuyana ve yazana aittir.

Ahmet Ümit için yerli Stephen King, yerli Dan Brown diyorlarmış, ne düşündüğünü sordu bir dinleyici. Yekta Kopan sözü aldı önce. Biz Doğuluların yerli Madonna yerli Messi yerli Dan Brown gibi yabancı isimlerin taklitleri ya da özdeşleştirmelerin yanlış olduğunu söyledi. Biz biz'iz ve özgünüz (:

Ahmet Ümit, romanlarında okurun karakterlerle özdeşleşmesini istediğini söylüyor. Öyle bir karakter oluşturmalı ki insan ruhunu anlatsın. Heyecanlı hikayeler anlatıyor evet, polisiye, cinayet, iyilik, kötülük, hırs,... Hepsi insana ait duygular.

10000 yıl daha yaşasam yine yazmaktan sıkılmam, bu coğrafyadan hikaye fışkırıyor, diyor (:

İlham aldığı yazarları da şöyle sıralıyor:

Orhan Kemal
Osman Şahin
Dostoyevski
Shakespeare

***

Osman Şahin  ile devam ediyoruz. Kendi adıma çok utandım. Böyle bir değeri tanımadığım için. Ama öyle bir kuşağın insanıyım  ki uzak geçmişimizi unutturuyorlar bize, yakın geçmişimizi tanıttırmıyorlar. Benim de suçum var elbette. Ama... Amasının devamını yazının en sonuna saklıyorum. Ben yine normal bir şekilde devam edeyim yazıma. Osman Şahin, 'Kanımda sumak suyu taşıyorum.' diyor. Mersinli. Çukurova insanı. Mersin-Adana yani Çukurova insanlarını olduğu kadar doğu insanlarını da anlatmış. 23 eseri sinemaya uyarlanmış. Yılmaz Güney, Hülya Koçyiğit, Türkan Şoray, Fatma Girik, Tarık Akan eserlerini oynayan kişilerden sadece bazıları. Aslında bildiğimiz izlediğimiz filmlerin öykülerinin Osman Şahin olduğunu görünce şaşırıyor insan. Neden bu filmin öyküsünün yazarını merak etmemişim dedim durdum. Kızını damada gelin veriyormuş gibi hissediyormuş her uyarlamada (:

Kızgın Toprak ilk uyarlamaymış eserleri arasındaki.

Sinema başka bir sanat dalı. Öykü ya da roman yazarsın, senle okuyucu arasındadır. Ama sinemaya devlet de karışır. Kitaplarının sinemaya uyarlaması esnasında sansüre çok maruz kalmış. Diyor ki, sigaraya bile sansür koyuyorlar, ses yapıyorlar. 'Aslında o sansürü politikacıların ağzına koymak lazım,' :D

Derman filmi, en çok ödül alan filmmiş. Aslında Hakkari'de geçen bir öykü. Orada karın daha fazla olduğu tünellerin olduğu bir yer varmış. Ama bazı savaş ve sınır durumlarından dolayı devlet Hakkari'de çekim yapılmasına müsade etmemiş, film Ağrı'da çekilmiş. Diyor ki Osman Şahin, 'Büyük bir film olacağına iyi bir film oldu.' (:

O iyi insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler.
Yaşar Kemal

Çukurova... Cenneti arayan bir grup insan yürüye dolaşa Çukurova'ya gelir ve cennet burası derler.
Çukurova bereketli olunca insan hırsını çeker, göç alır. Toprak kavgaları alır başını gider. İşte Orhan Kemal Yaşar Kemal Osman Şahin bu kavgaları en doğal haliyle anlatırlar.

Osman Şahin'in sıradaki kitabının adı Mor Cepken. Ve diziye uyarlanacakmış. Ve Türkan Şoray oynayacakmış. İşin magazinsel yönünü bir kenara bırakıp sanatsal ve toplumsal yönüne bakalım Mor Cepken'in.

Bir Türkmen geleneği, yörük geleneği. Her yörük kızının çeyizinde bir mor cepken bulunurmuş. Erkek de bilirmiş tabii. Mor cepken kolay kolay ortaya çıkmazmış. Erkek karısına şiddet uygularsa, kadın mor cepkenini giyer üzerinden hiç çıkarmazmış. Kadın dermiş ki mor cepkeni giyerek 'Kocam bana şiddet uyguluyor, ben de onu boşuyorum!' Boşanan erkek kolay kolay bir başkasıyla evlenemezmiş, karısına şiddet uygulayana kimse kız vermezmiş çünkü! Mor cepken olayını bildiğinden erkek sorunları sevgi yoluyla iyilikle çözmeye çalışırmış, şiddete başvurmazmış. İşte toplumsal baskı dediğin böyle olmalı!

Osman Şahin'e kitap imzalatırken kitabın adına baktı. Ölüm Oyunları. Gülümsedi. 'Ah. Bu evrensel bir öyküdür. Ölümden kaçış olsa da ölüm yakalar.' Heyecanı hiç sönmemişti! Sönmesin de...

Hakan Günday  Sadece bir kişi ya da bir kitap ya da bir sanat dalı, dostlukların ve aşkların başlamasına vesile olmasından bahsedildi. Yekta Kopan ve Hakan Günday dostluğunun kilit ismi Oğuz Ataymış. Hakan Günday hayranları da bir aile gibiymiş (:

Başka kitaplar kadar filmler de ilham kaynağı oluyor. Hatta filmler için şunu söylüyor Hakan Günday, 'Asla gitmeyeceğin çukurları birinin sana anlatması.'

En çok ilham aldığı filmlerden birisinin İyi, Kötü ve Çirkin olduğunu söylüyor. Sebebi ise başroldeki adamın adının olmaması. Her şeye açık. İyi bir malzeme. Türk filmlerinden de Duvara Karşı, en ilham verici bulduğu filmlerden.

Yeni dönem sineması ve edebiyatında yeni bir dil kullanılıyor. Hakan Günday da kendi dilini oluşturmuş bir yazar.

Farklı, bambaşka karakterleri nasıl yazdığı soruldu. Birilerinden ilham mı alıyor yoksa tamamen hayal ürünü mü... Soruya cevabı saatlerce aynaya bakmasıymış. Aynaya bakıyor ve düşünüyor. Aynada her türlü insanı görebileceğinize inanırsanız kimseyi yargılamazsınız.

'Aynaya yeterince bakarsanız kimseyi yargılamazsınız.' Hakan Günday

Hakan Günday eserlerini okuyan birileri bundan ilham alıp resim, şiir, öykü, roman, film... herhangi bir sanat dalında bir ürüne dönüştürünce Hakan Günday büyük büyük bir keyif alıyormuş. Sanatsal tatmin yaşıyormuş.

Kinyas ve Kayra romanının ilk cümlesi 'Asansör 4.katta durdu.' Yıllar sonra baktığı zaman, romanı yazdığı dönemi düşündüğü zaman kendini aşağı yukarı hareket eden kapıları olmayan bir asansörün içinde gibi hissettiğini fark etmiş. Romanları yazarken bulunduğu ruh hali oldukça önemli, görüyoruz ki (:

İyi bir yazar olmadığını düşünüyor. Hiçbir zaman tam olarak istediği gibi yazamayacağını anlamış. En iyi cümleyi yazmaya çalışıyormuş artık. 400 sayfa kötü yazsa da sadece 1 sayfa iyi yazsa, o bile yetiyormuş.

En sevdiğim benzetmesi, küçük yaşlarda belli bir birikime sahip olmadan kaliteli hatta kült metinleri okumak klasik müzik dinleyemeye benzer. Enstrümanların adını bilmiyorsundur, dönemi bilmiyorsundur, hangi senfoni hangi parça, hangi tarz... Ama dinlersin, sana bir şeyler katar. Geliştirir, ilham verir, keyiflendirebilir de...

Nebil Özgentürk televizyoncu, belgeselci, yazar. Adanalı. Yüzlerce yazlık sinemanın olduğu bir başka kent daha yoktu diyor Adana için. 1960 doğumlu. 60lar 70ler 80ler hep biliyor Adana'yı, Adana'ya dairi. İlk Altın Koza Film Şenliğini'de hatırlıyor, 1969.

Adana neden sinemacı ve romancı açısından bu kadar bereketli? Toprak bereketli, insan hırsı çekiyor, toprak kavgaları oluyor ve acılar çekiliyor. Bir de bunları kaleme alan insanlar var. Şöyle başlayayım hatta. Abidin Dino, Adana'ya sürgün gelir. Dedesi Abidin Paşa'nın da bir dönem görev yaptığı şehre. Burada Orhan Kemal ve Yaşar Kemal'i etkiler. Zaten yetenekli insanlar tabii ki de ama İstanbul'a geçmelerinde Abidin Dino etkili olur. İstanbul'a geçerler ve daha çok tanınırlar. Ardından Yılmaz Güney Yaşar Kemal'den etkilenir. İstanbul kapıları Yılmaz Güney'e de açılır.

Yılmaz Güney, içinden nehir geçen, pamuk tarlaları olan yaşadığı, çalıştığı şehri ve bu şehrin insanlarını pek sever ve onları anlatır filmlerinde.

Adana, ülke içinde ayrı bir film cumhuriyeti haline gelir. Adana, Türkan istiyor Filiz istiyor denir hatta.

Adana halkı, otelcileri de kucak açar sinemacılara. Filmler çekilir art arda. Adanalıların ilk filmi Alageyik imiş.

Bir şeyden bahsetti Nebil Özgentürk. Beni çok etkiledi. Orhan Kemal, oğlu Işık (Öğütçü) için bisiklet alamayacak kadar yoksul oldukları bir zamanda intihar etmeyi düşünmüş. Ama yapmamış. Parasız kaldıkları çok zaman olmuş. Kendini çocuklarına karşı çok kötü hissettiği zamanlar olmuş. Şimdiyse, Orhan Kemal eserleri sinemaya, televizyona uyarlanıyor ve telif hakları falan derken eskiden Orhan Kemal'in eline geçmeyen paralar misliyle geçiyor çocukların eline. Acı bir gerçek...

Nebil Özgentürk, umutsuzluktan umut yaratmalıyız, diyerek bitiriyor konuşmasını.

Güzel bir paneldi.
***



Fakat kafamda soru işaretleri, çıkmazlar oluştu. Sanat önemli edebiyat önemli sinema önemli. Tamam. Ama ben oturup da neden hiç Yılmaz Güney filmi izlemedim? Bunu düşündüm. Ailem pek sever, izlemişler de. Ben hiç izlememişim. İzlemeye kalkıştım sonra geri kapadım. Şuraya kaç cümle yazdım sildim bilmiyorum. Kimse beni yargılamasın, ben Yeşilçam filmlerini sevmiyorum! Yılmaz Güney filmlerini de sevmiyorum. Benim insanım, benim toprağımdan olan insanın sansüre takılacak açıklıkta filmler yapmasından hoşlanmıyorum! Oturup ailecek izleyebilenlere aşk olsun yani. Ailecek mi sapıklar bunlar? Bütün filmler için demiyorum bunu, belki de hiç edepsiz bir şeyin olmadığı filmler de vardır. Ama genel olarak cinselliğin ön planda olduğu içkinin eğlencenin her türlü şehvetin ön planda olduğu filmler yapılmış. Hala da yapılıyor. Eskiden en azından belli bir olay üzerine eleştiri ya da gerçek bir dram ya da folklorik bir öge ya da bir acı temel alınıyor ama etrafındaki halkaya cinselliği içkiyi ekliyorlar. Şimdiyse filmler salt eğlendirme güldürme amaçlı. Zihnimi yoran meselelerden biri bu. Utanma duygumuz yıllarca elimizden alınmış.

Diğer bir mesele de İslamiyet'in sanattan soyutlanması. İslamiyet, Müslüman insanlar dizilerde, filmlerde bağnaz yobaz hiçbir şeyden anlamayan cahiller olarak gösterilmiş. Dinsizlik akıyor yapımlarda. Sana git tebliğ vazifesiyle dolu film yap demiyoruz ama ezan sesi dahi duyulmuyor filmlerde! Yeni yeni birazcık girmeye başladı dizilerdeki filmlerdeki hayatlara. Camii imam ezan sesi Müslüman insanlar. Halbuki burası Türkiye. Müslümanların çoğunlukta yaşadığı ülke. Bir zamanlar halifeliğin olduğu topraklar. Köklerimizden nasıl da soyutlanmışız...

Bir diğer mesele de sinema edebiyat dünyasındaki kutuplaşmalar. Mesela bu paneldeki konuşmacıların hepsi sol kafadan. Amenna. Ben siyasi olarak yargılamıyorum kimseyi ama niye aralarında farklı düşünen kimse yoktu? Solcularla muhafazakarların arasındaki bu soğukluk ne zaman dinecek? Sen siyasetçi değilsin, sanat insanısın. Farklı sanatsal düşüncelere sahip olsan da birlik içerisinde olmalısın.

Öyle, kafamda deli sorular (: Sorularımı bir kenara bırakırsak güzel bir gündü. Özlemişim edebiyatla iç içe olmayı (:

Okurken beni yargılayabilirsiniz ama yorum kısmına yargılayıcı ifadeler yazmazsanız sevinirim. Hakan Günday'ın dediği gibi aynaya bakın ve aynada kendinizin yerinde beni görmeye çalışın. Yargılarınızdan kurtulmanız dileklerimle (:


























































12 Eyl 2014

Stüdyo Ghibli animelerinden bir seçki

İzlediğim animelerin incelemesinin ardından izlemediğim animelerin de listesini yapacağım (:

Rüzgarlı Vadi


Yönetmen: Hayao Miyazaki
Yapımcı: Isao Takahata

Bin yıldan beri yeryüzü zehirli gaz altındadır. Maskesiz dolaşamaz insanlar. Nausicaa, Rüzgar Vadisi prensesidir. Maceraperest, uçma yeteneği gelişmiş olan güçlü bir prenses. Ve yasak olan zehirli yerlere gidip değişik varlıkları inceleyebiliyor. Başka bir prenses, prenses Kushana, zehirli bölgeleri ele geçirmek istiyor. Ve bunun içinde elinden gelen her şeyi yapıyor, yıkımdan kaçınmıyor. Aslında amacı zehirli bölgeleri temizlemek. Daha fazla ayrıntı vermek istemiyorum. Ohmular, sincap-tilki Teto, Rüzgar Vadisi, kocaman yel değirmenleri, savaşçı dev, antık tanrı...

Teknolojiye karşı doğa. Çevre kirliliği. İnsanoğlunun doğayı kirletmesinin bin yıl sonraki cezası. Bin yıl süren cezası.

Ghibli öncesi animedir. Ghibli'nin kurulmasında önemli bir yeri var imiş.




Laputa: Gökteki Kale


Yönetmen: Hayao Miyazaki
Yapımcı: Isao Takahata

'Uçan ya da süzülen ada olarak çevirdiğim kelimenin orijinali Laputa'dır ki bunun gerçek etimolojini öğrenemedim.'
Guliver'in Seyahatleri

Pazu, küçük madenci. Gökten düşen bir kızı yakalar: Sheeta (: Efsanevi uçan ada, Laputa. Korsan çetesi Mama Dola'nın idaresinde. Sheeta'nın kolyesinin peşinde. Muska Sheeta'nın peşinde. Bir kaçış bir kovalamaca. Madenciler, madenci eşleri (: Uzak bir ülkede maden ocakları deniyor ama Miyazaki Galler'den esinlenmiş madencilerin yaşadığı ülkeyi tasarlarken. Guliver'in Seyahatlerindeki Laputa manyetizma ile hareket ediyormuş. Miyazaki'nin Laputa'sı ise kristalle çalışıyor. Ayrıntılara dikkat lütfen! Hangimiz bu kadar ayrıntılı düşünüyoruz? Zeplinler, flaptonlar. Duygusal robotlar (: İnsanların teknolojiyi yanlış kullanmaları ve akabinde doğayla robotların uyumları. Bir tek insanların içindeki o şeytanlık bozuyor dünyayı :( Mistizm ve makineleşme. Çocuklar Pazu ve Shetaa'nın koşuşturmacalarını eğlenerek izlerken kötü adam Muska'nın teknolojiyi kötüye kullanmasını görerek kendince, teknoloji iyilik için kullanılmalıdır diye bir çıkarıma varabilir. Ya da bizler açıklayabiliriz (:



Ateşböceklerinin Mezarı


Yazan ve yöneten: Isao Takahata

İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru, Kobe ateş altında. Genç Seita ve minik Setsuko, anne babalarını kaybederler. Şehirleri, evleri yıkılır. Sahipsiz kalırlar. Halalarının yanlarına giderler ama kötü muamele sonucu Seita dayanamaz, kardeşini de alıp kimsenin yaşamadığı bir kulübeye yerleşirler. Bakımsızlıktan Setsuko hastalanır. Böyle anlatırken ne kadar da duygusuz ne kadar da yüzeysel oldu. Ama yaşadıkları... Acılar, çocuksu sevinçler, uçaklar, ateş altında şehir. Bencil insanlar... Paranın olmadığı, takas usulü yapılan alışverişler. Ateşböcekleri... Ve ölümler. Çok ağlamıştım izlerken, izledikten sonra... İkinci Dünya Savaşı üzerine Japonya'da birçok yapım olmuş ama Ateşböcekleri Mezarlığı savaşın gerisini ve insanların yaşamını anlatan ilk animeymiş.




Komşum Totoro


Yönetmen: Hayao Miyazaki

Bir kır evine taşınırlar Satsuki, Mei ve babaları. Anneleri hastanede yatmaktadır. Annelerine yakın bir yere taşınırlar. Peri tavşancıklar. Çocukların hayal güçlerine saygılı bir baba. Mei yaşlı bir ağacın kovuğundan aşağı dev Totoro'nun üzerine düşer. Anime doğa ile tam bir uyum içerisinde ve mucizeler had safhada. Çarçabuk büyüyen ağaçlar, kedi otobüs, Totoro ile uçmak. Sıradan bir aile yaşantısının ardından orman cinleri, ruhlar yani mucizeler doğal gelir ve de hiç sırıtmaz. Bu benim için çok önemli bir ayrıntı. Fantastik öyküler yazmak istediğim için öyle gerçekçi bir dünya yapmalıyım ki her türlü olağanüstülükleri kabul etmeli, onlara inanmalı okuyucuları.

Animeden sonra animenin geçtiği varsayılan Sayama Tepeleri Totoro'nun Memleketi adı verilmiş ve Totoro Ormanı oluşturulmuş (:


Totoro'nun Miyazaki için otobiyografik bir anime olduğunu biliyor muydunuz?




Küçük Cadı Kiki


Yönetmen: Hayao Miyazaki

Kiki's Delivery Service adlı bir çocuk kitabından uyarlanmış.
Şahane şepşeker ve de inanılmaz güzel bir anime. Ben cadılara zaten bayılırım. Bir sonraki yazım Cadılar üzerine olacak zaten. Kurtadam-vampir-cadı üçlemesini tamamlayacağım Belki hayalet de yaparım. Neyse Kiki'ciğime gelelim tekrardan.
13 yaşına gelince yetişkin bir cadı olabilmek için ailesinin yanından ayrılır. Bir de kedisi vardır Jiji. Bir fırında çalışmaya başlar. Hatta kuryelik yapar (: Fırının üst katına taşınması, temizlemesi çok sevmiştim oraları. Tombo'nun hayal gücü, uçma isteği, hayalleri. Ursula'nın resşm yeteneği. Aile bağları, dostluk ilişkileri ve daha birçok şey. Kiki'yle birlikte uçmak isterseniz, onunla birlikte büyüme sıkıntılarını görmek isterseniz mutlaka ama mutlaka izlemelisiniz. Benim için ailemden ayrılıp İstanbul'da yaşamamda, o yalnızlık ve özlem psikolojisinde çok iyi gelmişti. Galiba bir daha izlemeliyim!





Dün Gibi


Yazan ve Yöneten: Isao Takahata
Yapımcı: Hayao Miyazaki ve Toshio Suzuki

Taeko Okajima.  Kent yaşamından sıkılıp kırsala tatile gider. Bu tatil geçmişe ve içine yolculuk olur. Bir yandan da dünyanın ve Japonya'nın yaşadığı değişimleri önümüze serer. Biraz ağır ilerliyor. Ama Japonya severler özellikle çok sevecektir (:



Porco Rosso


Yazan ve yöneten: Hayao Miyazaki

Akdeniz ülkesi. İtalya olabilir. Kaptan Marco Pagot, maceraperest ve özgür ruhlu bir pilot. Bir savaş esnasında birçok arkadaşı ölürken o domuza dönüşür!

Parlak kırmızı uçağı, başka pilotlar, deniz uçakları, korsan pilotlar.
Uçak tamircisi ya da tasarımcısı Fio. Gökyüzüne doyacağınız şahane bir anime (:

Yine kadınlar ön planda. Kadınlar neden uçak mühendisi olamasın? ((:


Bu resim animeden değil, hayran çizimi. Ama çok hoşuma gitti (:



Ocean Waves


Yönetmen: Tomomi Mochizuki
Yapımcı: Isao Takahata

Yutaka ve Taku (: Japon lise hayatı ve de sonrasında üniversite hayatı. Yetişkinliğe adım atmak üzere olan bir grup genç, aralarındaki ilişkiler, aşk hayatları (: Bir yandan da aile meseleleri. Çocuklara bunların yansıyışları. Güzeldi.




Yüreğinin Sesi


Yönetmen: Yoshifumi Kondo
Yazan: Hayao Miyazaki

Ben bu animeyi de Hayao Miyazaki'yle çok özdeşleştiriyorum. Yani Shizuku'da Miyazaki'yi buluyorum. Shizuku'nun babası kütüphanede çalışır. Ve Shizuku kitap okuma aşığıdır. Kütüphaneden aldığı her kitaptan ondan bir önce alan kişinin Seiji Amasawa olduğunu fark eder. Seiji'ye hem sinir olur hem de onu çok merak eder. Evet ben Seiji'ye aşığım!


Şöyle ki Seiji, Shizuku'yu görür ve hoşlanır. Shizuku'nun kütüphaneye gittiğini kitap okuduğunu görür. O da kitap okumaya başlar. Önceleri Shizuku'nun okuduğu kitapları okurken sonra kitap okumayı çok sever ve Shizuku'dan daha çok kitap okur! Böylesine aşık olunmaz mı? :D

Shizuku'yu sevmemin bir nedeni de tabii ki öykü yazması ve yazar olmak istemesi ve çok kitap okuması. Keşke ben de onun gibi olabilsem. Uykusuz geceler geçirmişti öyküyü yazabilmek için... 


Benim için en özel anime diyebilirim.

Yine sanat oldukça ön planda. Seiji usta bir keman yapımcısı ve müzisyen olmak istiyor, Shizuku da yazar olmak istiyor. Shizuku'nun annesi ablası yüksek lisans yapıyor, babası kütüphanede çalışıyor. Seiji'nin dedesinin antika dükkanı var. Özel ve güzel bir anime. Ah bir de Baron'u unutmayalım  ((:



Prenses Mononoke


Yönetmen: Hayao Miyazaki

'İnsanlar ve orman barış içinde bir arada yaşayamaz mı?'

Ashitaka, köyünü öfkeli yaban domuzu tanrısından kurtarır ama ölümcül bir yara alır. Yaban domuzu tanrının neden kötücül hale geldiğini araştırmak için yollara düşer Ashitaka. 
Leydi Eboshi demir üretmek için toprakla doğayla savaş halindedir. Doğa bu durumdan kötü etkilenmektedir. Kurt tanrı Moro ve üvey kızı San yani prenses Mononoke. Kurtlar tarafından yetiştirilmiş bir kız. Anime çevrecilik ve ruhanilikle ilgilidir esasında. Ama biraz şiddet ve kan içermektedir. 




Ruhların Kaçışı


Yazan ve Yöneten: Hayao Miyazaki

Bu anime için Asu'ya ve Furkan'a teşekkürlerimi sunuyorum. Onların önerisiyle izlemiştim. (:




Ah canım Chihiro. Ne çektin yavrum sen desem. Aç gözlü anne ve babası yüzünden, kötücül paralel bir boyuta geçer. 


Canım Haku gece çökmeden dönmeleri için uyarsa da Chihiro'nun ailesi çoktan domuza dönüşmüştür. Onları kurtarmak için neler çeker Chihiro. Yubaba'nın eline düşerler. Önce ismini değiştirir Chihiro'nun. İsmini unutan kimliğini unutur. Ne kadar da güzel bir mesaj! Benliğini unutan kendini kaybeder, başkasına köle olur. Ruhların Kaçışı çok güzeldi. Bedenin değil de ruhun ne kadar önemli olduğunu anlıyorsunuz. Kaonashi hem çok ürkütücü o maskesiyle hem de çok sevimli, maske ürkeklik de katmıyor mu biraz? Garip :D Tuhaf yaratıklar, tanrılar, Japon mitolojisine dair ögeler oldukça fazla bu animede. Ve Haku-Chihiro ilişkisi... Çok güzeldi yahu!





Yürüyen Şato


Yazan ve yöneten: Hayao Miyazaki

Ben kitabı da okudum bu arada. Kitap biraz daha ayrıntılı. Anime ayrı güzel kitap ayrı güzel. Birkaç farklılık var.
Ama Howl her daim canım, animedeki Howl daha bir canım :D


Sophie'nin kimlik krizi, gençten yaşlıya dönüşü, kendine bir amaç arayışı ve yavaş yavaş Howl aşık oluşu. Genç haliyle görünüşünü, kendini beğenmediği için çekingen olan Sophie, yaşlı bir kadına dönüşünce hiçbir şeyden çekinmez ve özgürleşir. Hatta Howl'u bile dize getirir (:
Animede bir savaş var. Miyazaki bu savaşta Abd'nin Irak'ı işgalini anlatır. Abd'yi eleştirir.

Howl'a aşık olacağınıza eminim. Howl'a aşık olan bir tek ben değilim, Esma da Howl aşıkları arasında ;)





Yerdeniz Öyküleri


Yönetmen: Goro Miyazaki

Hayao Miyazaki'nin oğlu yönetmiş. Ursula K. Le Guin'in Yerdeniz Öyküleri serisinden uyarlama. Seri uzun ve sadece bir filme sığdırmaya çalışmışlar olayları. Açıkçası boşluklarla doluydu. Kitabı okuma gereği hissettim ama henüz fırsatını bulamadım. Çizimler müthişti tamam ama boşlukların olması kafa karışıklığına da sebep oluyor. Yine de Arren'e Gedo'ya Therru'ya Tenar'a bayıldım. Ejderhalar kadim isimler. Herkesin bir kadim ismi vardır, bunu kötü niyetli büyücüler cadılar öğrenirse eyvah!  Güzeldi, etkileyiciydi ama eksikti.





Rüzgar Yükseliyor


Yazan ve Yönetmen: Hayao Miyazaki

Rüzgar yükseliyor, yaşamaya çalışmalıyız. 
Paul Valery

Jiro Horikoshi'nin kurgusal biyografisi niteliğindedir. Jiro Horikoshi, İkinci Dünya Savaşında kullanılan bir savaş uçağının tasarımcısıdır. Ama bir yandan da Miyazaki'den izler vardır, neden mi? Miyazaki de uçak tasarımları yapıyor. Bunlar daha çok tasarımsal ve biraz da fantastik uçaklar aslında ama yine de Jiro'nun heyecanına kendi heyecanını da katmış bence (: 
Hayao Miyazaki'nin sinemaya veda filmi olduğunu biliyor muydunuz?
Jiro ile Naoko'nun tanışması çok şekerdi. Naoko'nun rüzgarlı tepede resim çizmesi çok güzeldi. O bulutlar o çiçekler. Jiro'nun hayallerinden hiç vazgeçmeyişi, rüyaları, ilhamı... Uçak mühendisi ya da pilot olmak isteyen çocuğunuz yeğeniniz kuzeniniz var birlikte izleyebilirsiniz (:





Tepedeki Ev


Yönetmen: Goro Miyazaki

Japon lisesine dair en iyi filmlerden birisidir herhalde. Okul kulüpleri, eski binalar, temizlik, arkadaşlık ilişkileri. Eğlenceli bir animeydi. Keyifle izlemiştim. Keşke bizim liseler de böyle olsa demiştim :( Liseyi bırak üniversiteler bile öyle değil. En azından İstanbul Üniversitesi... Aynı zamanda sınav ve eğitim sistemindeki diktatörlük, baskı eleştirileri yapılmış. Biraz da geçmişi ve kültür mirasına bağlılıktan bahsedilmiş. Umi evin yemeklerini yapıyor, kardeşlerine hem annelik hem babalık hem ablalık yapıyor. Hadi tamam babası yok da annesi var ama iş güç derken çocuklarını sahipsiz bırakmış. Çok kızdım. Umi ve Shun neredeyse kardeş çıkacaktı! Japonya ensest ilişkiler noktasında çok rahat zaten, güvendiğim ve sevdiğim Ghibli'nin bunu çocukların da izleyebileceği bir yapıma taşımasına yüreğim elvermezdi! Çok şükür yapmamışlar, kardeş değillermiş :D





Aşırıcılar-Arrietty


Yönetmen: Hiromasa Yonebayashi

Mary Norton'un roman serisinden uyarlanmış. Tv dizileri de varmış. Kitapları okuyup dizileri izlemek istiyorum (:

Müziklerine hayranım! Cécile Corbel'a aitmiş müzikler. Ders çalışırken temizlik yaparken yürüyüş yaparken, her zaman dinleyebilirm!

Minik insanlar, aşırıcılar ve onları gören Shu. Hasta çocuk. Aşırıcıların varlığına inanan büyük dede ve onlar için özel olarak ev tasarlaması. Harikaydı. Ama o hizmetçiye sinir olmuştum. Aşırıcıların ev düzenleri çok güzeldi. Minicik şeylerle neler yapmışlar! Yapraktan şemsiye (: Sadece bir küp şeker onları aylarca idare edebiliyormuş! Maceracı Arietty... Zihnimde animenin devamını getirdim. Shu zaten hastalıklarla yorulmuş, anne babası ilgisi yok. O da minnak bir insan olursa belki iyileşir (: Arrietty ile mutlu bir hayat yaşarlar (:


Arrietty'nin odası. Botanik bahçe mübarek :D


Zavallı Shu :(


Arrietty işte bu kadar minnak


Shu'nun dedesinin Aşırıcılar için özel olarak yaptığı ev, hatta malikane!

***

Benim izlediğim Ghibli animeleri işte bunlar. Eksiklerimi tamamlamaya çalışacağım. Henüz bir anime izlemediyseniz hemmen başlamalısınız!

***

Ghibli kızları (((:






Ghibli erkekleri ((:



11 Eyl 2014

Stüdyo Ghibli

Upuzuuuun zamandır beni bekleyen bir yazı var. Stüdyo Ghibli animeleri. Aslında Hayao Miyazaki animeleri demiştim başlangıçta. Ama Hayao Miyazaki'nin yazdığı bir animeyi Isao Takahata yönetebiliyor ya da başka birisinin yazdığı bir animeyi Hayao Miyazaki yönetebiliyor. Yani birbirinden ayıramıyoruz. Ben de Stüdyo Ghibli yaptım. Şöyle ki aslında blogumda yan tarafta bir liste var. O listeyi tamamladıktan sonra yazacaktım yazısını. Fakat 5 defa Ponyo'yu izlemeye niyetlendim beşinde de sonuna kadar izleyelemedim. İnternet bağlantısı gitti bilgisayar dondu. Derken pes ettim. Dvdsini alıp öyle izleyeyim dedim. Eksik birkaç filmim var. Onları da izleyince yazarım artık.

Stüdyo Ghibli benim için çok özel. Hayao Miyazaki hayranıyım. Hayal gücümü inanılmaz geliştirdiğini düşünüyorum. Çok eğleniyorum izlerken. Hatta üzerinde düşünürken de (: Zihnimde bir yazı taslağı vardı aslında. Sonra D&R'ın sitesinde dolaşırken Stüdyo Ghibli diye bir kitap gördüm. Nasıl sevindiğimi anlatamam! Kalkedon yayınevi çıkarmış. Çeviri bir kitap. Colin Odell ve Michelle Le Blanc yazarları. Ayrıntılı bir inceleme söz konusu. Japonya'ya gidip stüdyoları da görmüşler. Ghibli müzesini de görmüşler :( En büyük hayallerimden birisi Ghibli müzesine gitmek...

Stüdyo Ghibli'de bulutların yeri çok özel olduğu için kitabımı bulutlar arasında çekmek istedim (:

Stüdyo Ghibli kurulmadan önce Takahata'nın ve Miyazaki'nin ayrı ayrı ya da beraber yaptıkları filmler Ghibli zamanı zannedilince bir karmaşa ortaya çıkıyor. Mesela Rüzgarlı Vadi Ghibli öncesidir. Ama benim izlediklerim -Rüzgarlı Vadi hariç- Ghibli ürünleri.

Ghibli'nin kuruluş sürecini anlatmayacağım. Sadece şunları söyleyebilirim, uzun süreli sinema animeleri içerisinde ilklerdendir Ghibli. 

Ghibli'nin kendi içerisinde farklılıkları olduğunu fark etmiştim bu kitabı okumadan önce. Mesela Ateşböceği Mezarlığı, Only Yesterday, Ocean Waves. Gerçekçi, biraz ağır ilerleyen, macera daha az. Bu üçünü Takahata yapmış. Miyazaki'nin animelerine bakıyoruz; Totoro, Ponyo, Yüreğinin Sesi. Hayal gücü ön planda. Gerçekler kurmacayla karıştırılmış da insana öyle sunulmuş. Takahata'nın yaptıklarını küçükler izlerken sıkıntı çekebilirler. Anlayamayabilirler. Şahsen Ateşböceği Mezarlığını çocukların izlemesini istemem. Ben çok ağlamıştım. Miyazaki animelerine bakıyoruz; bir çocuk keyifle izleyebilir ve çok eğlenir. Bir yetişkin de izler, eğlenir ve çıkarımlar da bulunur. Miyazaki animeleri her yaşa hitap eder, her yaşın çıkaracağı anlam farklıdır.

Temalar ve Motifler

İlk aklıma gelen tema çevrecilik. Rüzgarlı Vadi, Ponyo, Gökteki Kale en çarpıcı örnekleri. Animeleri incelerken daha ayrıntılı bir şekilde bahsederiz.
 Uçmak çok önemli. Süpürgeyle, kanatla, zeplinle, uçakla, balonla, farklı aletlerle; hiç fark etmez. Büyümenin, özgürlüğün ya da Totoro'da olduğu gibi dünyayı başka açılardan görmenin metaforu olarak kullanılabilir uçmak.
Çocuklar. Animelerin ana kahramanları çocuklardır. Bu sebepten de insanalar animelere çocuk işi diyebiliyorlar. Halbuki içlerinde kilitli kalmış çocuğu nasıl da unutuyorlar. Her insanın içinde bir çocuk vardır. Birileri kilitler en diplere birileri de yanlarına alır, beraberce keyifli zaman geçirirler. Ben yanıma almaya çalışanlardanım. Bazen unutuyorum çocuk gebbu'yu. Bazense göklere çıkarıyorum (:

Antropomorfizm, insan niteliklerine sahip hayvanlar. Zoomorfizm, karakterlerin büyü, lanetler yüzünden değişmesi. Metamorfoz ise biçim değişikliği için kasten büyü yapılması. Howl'un değişimleri gibi. Büyüler, cadılar, ruhlar, farklı yaratıklar, tanrılar, yarı tanrılar animelerde bolca yer almakta.

Rüzgar ve hava. Benim en sevdiğim motifler. Bulutlar o kadar çok ön plandaki! Bayılıyorum, bayılıyorum. Animeleri izlerken en çok bulutlara bakıyorum açıkçası! :D


Ruhların Kaçışı animesinden.

İçimizdeki dünyalar. Paralel dünyalar Ghibli animelerinde yer alır. Totoro'daki orman, orman cinleri ve ruhlarının yaşadığı gerçek dünyaya paralel bir yerdir. Ruhların Kaçışı'ndaki paralel dünya ise ürpertici bir yerdir. Fiziksel dünyalar olarak bakmasak da olur. Mesela Yürüyen Şato'da Sophie yaşlı bir kadına dönüşür ve dünyaya bir de öyle bakar. Ya da Yüreğinin Sesi'nde Shizuku yazdığı öykünün karakteri Baron'la hayali bir şekilde fantastik ülkeler turuna çıkar.

Shinto ve Japon Mitolojisi. Shinto tapınakları, tanrılar, ruhlar, Budist efsaneleri. Ayrıntılara dikkat edersek biraz da bilgi edinirsek anlaşılıyor.
  
Sosyal Toplum. Olaylar başka ülkeler de geçse bile Japon kültürünü görebiliyoruz. Mesela Laputa: Gökteki Kale, bir Avrupa ülkesinde geçmektedir. Ama yiyecekleri daha çok Japon kültürüne benzer. Japon okul hayatını Ocean Waves'te görebiliyoruz. Ve benim için önemlisi kadınların toplumdaki yeri. Kiki 13 yaşında evden ayrılır ve yetişkin bir cadı olabilmek için tek başına yaşar. Gökteki Kale'de korsan Mama bir kadındır ve emrindeki erkeklere söz geçirtir. Yerdeniz Öyküleri'nde Tenar tek başına yaşayan cadı ve çiftçi bir kadındır. Kadının yeri ayrıdır ve kadın güçlüdür (: Toplumun her kesiminden insanın hikayesi vardır. Zanaat ve sanat oldukça önemlidir. Madencilik, fırıncılık, çiftçilik, resim, yazarlık gibi... 

Ne yazık ki Hayao Miyazaki yeni animeler yapmayacağını açıkladı. Yanlış hatırlamıyorsam Ghibli de yapmayacağını, hali hazırdaki animelerin pazarlaması için çalışmalar yapacağını açıklamıştı. Ghibli'nin simgesi Totoro. Japonya'da Totoro başta olmak üzere birçok animenin eşyaları, hediyelik ürünleri bulunurken ülkemizde neredeyse hiç yok. Handmade denilen el yapımı işler yapanları bir kenara bırakırsak lisanslı bir ürün ben henüz göremedim ülkemizde. Ghibli lisans konusunda ve dış ülkelere dağıtım konusunda biraz dikkatli imiş. Kitapta öyle yazıyor.

Bu uzun bir yazı oldu. Anime incelemelerini başka postlarla yapsam daha iyi olacak galiba. Animeli günler efendim (:





5 Eyl 2014

İrlanda'ya dair

İrlanda'ya olan sevgimi ve merakımı biliyor musunuz?

Büyük Britanya'ya olan ilgim Harry Potter sayesinde. İrlanda'ya olan özel ilgimse Ps I Love You filmiyle oldu.


Şu güzellikleri görüyor musunuz? Daha daha daha güzel sahneler vardı İrlanda'ya dair.



Sonra Becoming Jane var. İrlanda'da çekilmiş. 


Müthiş doğal güzelliklere şatolara yeşile masmavi gökyüzüne sahip İrlanda'ya gitmek en büyük hayallerimin arasında.





İrlanda acılı bir tarihe sahip. Tarihini burada uzun uzun anlatacak kadar bilgim yok. Google hazretleri size yardımcı olacaktır. Ama istilalar işgaller savaş açlık. Bunları genel olarak biliyorum.

İrlanda'nın erken Hıristiyanlık dönemini anlatan şahane bir çizgi film izledim geçenlerde. The Secret of Kells.


Kells adında bir kitabın yazılış süreci diyebiliriz olay örgüsü için. Eleştirmenler Kells'in İncil olduğunu düşünüyor. Bana da öyle gelmişti izlerken. Kells Manastırında geçiyor olay. Viking saldırısından korunmak için yüksek duvarlar yapılıyor. Keşişler bir yandan kitap okumak yazmak tezhip yapmakla ilgilenirken bir yandan da duvarlar yapılıyor. Kells kitabının yazarlarından Aidan Kells manastırına geliyor. Brendan adlı küçük keşiş bu kitapla çok ilgileniyor. Kitabın tezhibi için özel mürekkep lazım. Bu mürekkep de bir ağacının tohumundan elde ediliyor. Şimdi hatırlayamadım hangi ağaç olduğunu. Brendan manastırın yöneticisi olan amcası Cellach'dan gizli ormana gidiyor ve Aisling'le karşılaşıyor. Crom Crouch adlı bir tanrının saldırısına uğruyorlar. Dizideki her bir karakterin İrlanda mitolojisindeki bir kahramanla bağlantısı var imiş. Mitolojiye, İrlanda'ya meraklıysanız izlemelisiniz bence. Çok güzel detayları var.


Müzikleri de çok güzeldi. Yanlış hatırlamıyorsam U2 şarkıları da yer alıyordu filmde.

Bakmak ve görmek hakkında güzel sonuçlar çıkarabiliriz. Amcası ve Brendan arasındaki farklılıklar da önemli. Brendan hayal kuruyor ve hayaline sımsıkı bağlanıyor. Hayallerini gerçekleştirebiliyor.

***


James Joyce'un Dublinliler kitabını okuyunca gözümdeki masalsı İrlanda bir an sislerle kaplanmıştı. Ama İrlanda zaten sislerle kaplı imiş :D Masalsı yerleri olduğu kadar günümüz dünyasının en berbat hali de var imiş. Her yerde her şehirde olduğu gibi.

İrlanda hüzün demek. Hüzün de en sevdiğim.

Velhasıl inşallah bir gün bana da nasip olur İrlanda'ya gitmek (:

***

Geçen yaz twitterda 'Biri beni İrlanda'ya ışınlasın' yazmıştım. Eğitim İrlanda hesabı beni ışınlayabileceklerine dair tivit atmıştı. Eğer bir gün gezmek için değil de eğitim için İrlanda'ya gitmek istersem ilk önce yurtdisiegitimirlanda.com a bakacağım ((:









Vampirler

Kurtadamlardan sonra sıra vampirlere geldi. İzlediğim filmleri dizileri de yazmış oluyorum.

Vampirler fantastik dünyanın gececileri. Drakula'yı izlemedim açıkçası. Tim Burton yapımı Ed Wood'u izledim geçen gün. Orada Bela Lugosi'yi görünce aklıma düştü lakin şu sıralar biraz yoğunum. Hedeflediğim filmler var. Daha Tim Burton filmlerini tamamlıycam, Stüdyo Ghibli'yi tamamlıycam. Bakalım (:
Vampir efsanesinin gerçek olmadığını biliyorum. Saplantılı kan içen insanlar bir de bazı bulaşıcı hastalıkların efsaneleşmiş hali. Ama yine de sadece hayal gücüne dayandırılmış olsaydı. Saplantılı insanların varlığı çok korkunç. Neyse. İzlediğim ilk vampir filmiyle başlıyorum.

Vampirle Görüşme



Anne Rice romanı. Tom Cruise. Brad Pitt. Muhteşem olması gerekiyor değil mi? İzlediğim ilk vampir filmi. Ve çok sıkılmıştım. Heyecanlanmam gerekirken. Hareketler konuşmalar çok yavaş. Olayları hatırlamıyorum. Yeniden izleyeyim desem hiç içimden gelmiyor ne kadar sıkıldığımı hatırladıkça :D

Hellsing


Bir diğeri Hellsing. Yalnız animenin bütün bölümlerini izlemedim. Mtv anime geceleri oluyordu. Ah ne güzeldi. İple çekerdim anime gecelerini. Annem hiç istemezdi izlememi. E bir de gece yayınlanıyor. Çok kızardı. Ortaokuldaydım. Orada görmüştüm ilk Hellsing'i. Sonra birkaç bölüm izlemiştim. 13 bölüm aslında. Baştan başlayıp izlim bi ara bari :D 

Blade


Blade ilk filmini izlemiştim. Yarı insan yarı vampir Blade'in nefret ettiği vampirleri yok etmeye çalışmasının macerası. Üçlemeyi aslında yeniden izlemem lazım çünkü pek bir şey hatırlamıyorum. Ortaokuldayken izlemiştim sanırsam.

Moonlight



Mick. İzlediğim ilk vampir dizisi olur kendileri. Mutfakta kan torbalarının olduğu sahneler gelir ilk aklıma bu diziyi düşününce. Vampirliği sevmeyen vampir. Karısı vampir yapar Mick'i. Carolyn'den nefret eder. Baba olamayacağı için üzülen Mick'iyi mutlu etmek için üstüne bir de küçük bir kızı kaçırıp vampir yapmaya kalkışır. Mick Carolyn'i yakar. Ama ilerleyen bölümlerde Carolyn yeniden ortaya çıkar. Bağlantıyı hatırlamıyorum. Carolyn'in kaçırdığı kız da büyümüş bir şekilde dizide yer alır. Mick ile aralarında bir şeyler oluyordu ama tam hatırlayamıyorum. Vampir furyasını başlatan dizi olduğu söyleniyor.


Alacakaranlık Serisi


Alacakaranlık serisinin vampirlerini çok sevdim ben. Güneşe çıkabiliyorlar, küle dönmüyorlar. Kazık saplamak öldürmüyor. Güneşte elmas gibi pırlanta gibi parlıyorlar. Bence çok güzel :D Serinin en güzeli Şafak Vakti Part 2. Farklı vampirlerle tanışmak hoşuma gitmişti. Renesmee'yi de çok merak ediyordum. Daha fazla gösterselerdi keşke.

Vampir Günlükleri



Vampir Günlükleri'ni de baştan sona izlemedim. Ekimde 6.sezon başlayacakmış. Elena Damon'ın arkasından yas tutuyormuş bla bla. Ben hangi sezonda kaldım hatırlayamıyorum bile. Elena'nın Damon'a ilgisi vardı ben izlerken ama hala Stefan'la olan ilişkileri daha ön plandaydı. Caroline ve Stefan birlikte olmalı gibi yorumlar okudum. Yuh dedim. Ama baştan sona izleyecek sürekli takip edecek kadar büyük bir ilgim yok diziye karşı. Nina Dabrov'u hiç sevmiyorum. İzlerken de Damon'cı olmadım hiç. Ben hep iyi karakterleri seviyorum napim. Stefan'cıydım ben. En sevdiğim şeylerden birisi vampirlerin güneşe çıkabilmelerini sağlayan yüzük. Mine çiçeği karışımı. Vampir günlüklerinde de vampir mitiyle dalga geçiyorlardı.

True Blood


True Blood izlemeye yeni başladım. Vampirlerle insanların bir arada yaşaması, vampir barları, kan içen kurtadamlar. İlginç bir kurgusu var. Yok yok bu dizide. Sookie paquin'dir. Telepatik güçleri olan bir peri. Vampir krallıkları var. Vampir Kraliçesi Sophie Anne. Bir de vampir kralı var başka bölgelerin. Gümüş Kralı Russell. Daha başka kral kraliçe var mı bilmiyorum. Daha o kadar izlemedim. Yok eyaletlere ayrılmışlar eyalet şerifleri. Yargıçlar. Vampir polisler. Tee vikingler zamanından vampir. Viking kralının oğlu Eric. İlk insanlar zamanından vampir Godric. Hof. Azıcık bölüm izledim neler neler oldu. Şekil değiştirici mi ararsın panter kız mı. Şeytan tanrı Maryann mı istersin. Kurt adamlara kan içirtmek mi dersin. Bir de dövme yapmışlar simge yapmışlar bu kurtadamlara Hitlerin simgesi. Karışık işler. He büyücüleri de unutmamak lazım. En sevdiğim kısım ise vampirlerin insanların evine davet edilmeden girememeleri. Kan çok geldi bana. Bir de fazla açık sahneler. Ekran kapamaktan bıkmazsam bir gün 7 sezonu da tamamlarım belki.

Karanlık Gölgeler


Tim Burton yapımı. Bence en zarif en centilmen en şapşal vampir Barnabas Collins. Johnny Deep olunca tabii. Barnabas'ı bir cadının büyü yoluyla vampire dönüştürmesi diğer birçok vampir hikayesinden oldukça farklı yapıyor. Fakat görünüş tabut gibi faktörler açısından klasik vampir mitine de oldukça benziyor. Tim Burton yapacak da güzel olmayacak.


Being Human


Buradaki vampirleri  hiç sevmiyorum. Burada da yaratıcı vampir, baba-oğul ilişkisi var. Üstte yazmadım da True Blood'da çok fazlaydı. Evladım Pam evladım Jessica filan. Çok itici :D Aidan'ı severim ama. Kurtadam vampir hayalet ev arkadaşları. Ama bu kadar vampir dizileri arasında bence çok gerilerde kalıyor kalite açısından.


Şimdilik vampirli yapımlar bu kadar.

Söz etmeden geçemeyeceğim ben de bu vampir furyasına katılmak istemiştim. Vampirlere bir Türk bakış açısı katmak istemiştim. Bir roman yazıyorum. Ta ki Ali Ural'la tanışana dek :D Bu fikrimden vazgeçmem de çok etkisi var sağolsun. Şimdiler yazdıklarımı okuyunca ne kadar komik olduklarını fark ediyorum. 

Günümüz Türkiyesi, günümüz Abd'si ve bir de Osmanlı zamanı İstanbul. Geçmişe dönüşler filan oluyordu. Yazarken çok eğlenmiştim. Güzel bir hatıra oldu benim için (: