20 Ara 2014

Zihnimden atmak gibi

Bazen diyorum ki, beni hiç kimse üzemez. Gülümseme kalkanım var benim! Üzerime gelen kötü bakışları kötü sözleri uzaklaştırıyorum hemen!

Ama bazen... Her şey üst üste gelebiliyor. Bütün sorunları topluyorum topluyorum topluyorum. Ve bomba etkisi yaratıyor içimde kalbimde ruhumda gözyaşlarımda.
İnsan bencil, anlayışsız, empati yoksunu, çıkarcı...

Dünya bizim etrafımızda dönmüyor malesef. Her şey istediğimiz gibi de olmuyor...

Şimdi bıraktım kendimi.
Bitirilecek kitaplar, öyküler, kasetler, filmler, dersler...
Gidilecek toplantılar, ağırlanacak misafirler, temizlenecek ev, girilecek sınavlar...

Sakinim. Her şey sırasıyla ve zamanla olur. Ya da olmayabilir de? Kitapları filmleri toplantıları temizliği erteleyebilirim. Neden sıkıntıya sokuyorum kendimi?

İnsanların beklentilerini hep karşılayamam değil mi?

~~Birkaç saat önce bu cümleleri kuramıyor, yapmam gerekenler arasında boğuluyordum.
Buraya yazmak, sorunları zihnimden atmak gibi.

13 Ara 2014

Peyami Safa'dan Yazmaya Dair Notlar



Yazma konusunda tutuğum yine bu günlerde. Kafamda bin bir türlü fikir. Ne yapsam ne etsem bilemedim. Belki zihnimden geçenleri umarsızca yazma tekniği uygulayabilirim, hatta belki burada da yayımlayabilirim.

Peyami Safa'dan yazmak hakkındaki bir takım düşüncelerinden bahsetmek istiyorum. Belki birilerine bir faydası olur. Benim de yazma tutukluğuma belki bir çare olabilirim (:

1. Tekrarlardan kaçının. Ne bir kelime eksik ne bir kelime fazla
2. Halk tabirlerinden, atasözlerinden, basmakalıp ifadelerden kaçının.
3. Basitlikten kaçarken yapmacıklığa kaçmamalı.
4. Kuvveti kendi kendine yeten bir düşünceyi, imgeyi söz sanatlarıyla ifade etmekten kaçınmalı.
5. Manayı en sade şekliyle ifade ederken basitliğe düşmemeli.
6. Yazının inceliklerini anlaşılır olmasına feda etmemeli.
7. Basit manayı karışık, karışık manayı basit ifade etmekten kaçınmalı.
8. Manaya en uygun kelimeyi bulmaya çalışmalı.
9. Kelimelerin sesleriyle anlamları arasındaki münasebeti gözden kaçırmamalı.
10. Mana inceliklerini ahenge feda etmemeli.
11. Bir cümle yapısıyla o cümleyi yüksek sesle okuyanın teneffüs ritmi arasındaki münasebeti gözden kaçırmamalı.
12. Manaya ait derinlikleri bu münasebete feda etmemeli.


Peyami Safa okursak, bunları nasıl yazılarında uyguladığını daha rahat anlayabiliriz.

Üstteki resim, Peyami Safa'nın Matmazel Noralya'nın Koltuğu kitabının heykel çalışması. Üstte Peyami Safa'nın fotoğrafını gördünüz mü? (:

Başka yazar ve şairlerin heykelleri için bakınız.

9 Ara 2014

3 Kült Film

Ben geldim yine bir şeyler yazmaya! Yazacak çok şey var, birikti. Biriktirmeden yazsam keşkem...
Çok film izledim, kendimce. Kitap da okudum tabii! Ama şimdi izlediğim 3 kült filmden bahsedeceğim. Eleştirmek diyemem, böyle kült filmleri eleştirmek haddime değil ki!

Neler izledim. Pulp Fiction, Leon ve Fight Club.

Pulp Fiction


Film bitti. Ben kaldım öylece. Yemnediyorum hiçbi şi anlamadım! oldum bir an. Sonra düşündüm. Ay flashback yapmışlar ya la, dedim :D Ben Mia'yı daha çok göreceğimi bekliyordum. Olaylar Mia etrafında dönüyor sanıyorumdum ki eneee büssürü başka karakterler ve birkaç hikayenin birleşimiymiş ki. Neysem. İzlerken eğlendim. Bu şu o eleştirileri yapılmış büssürü. Anlamadım :D Bir kez daha izlemem lazım! Ama izlerken hoşuma gitti yani, eğlendirdi. Bitince de şok yaşadım. Benim gibi bir tuhaf bi belirsiz hislere kapılan insanlar oldu mu? Yani film hoşuma gitti ama böyle bi boşluk var zihnimde :D Neyse Bir daha izleyeyim daha güzel bir inceleme yazarım belkim ((:

Leon


Siz de ağladınız mı? Ay ben çok ağladım Leon ölünce, Mathilda okula dönüp çiçeği toprağa dikerken... Oy. Bir de Gary Oldman'ı film boyunca neden tanıyamadım onu da anlamadım... 
Filmin temasını belirlemeye çalışıyorum olmuyor. Senaryo yazarlığı kursuna gidiyorum, bu haftaki ödevimiz Leon'un konusu ve teması. Konu amenna. Uyuşturucuyla alakalı bir baskında ailesini kaybeden Mathilda göçmen tetikçi komşusu Leon'a sığınır ve ondan küçük kardeşinin intikamını almasını istemesi ve yaşadıkları birkaç özel günün hikayesi. Peki ya tema?
Mathilda güçlü, zeki bir kız. Kendine güveni tam. Neredeyse korkusuz. Ailesi tarafından pek sevilmemiş. Leon onun için sığınak, sevgiyi öğrettiği ve sevdiği ve sevildiği birisi. Tema ne? 'Sevgi her şeydir,' m? 'Sevgi tehlikelerden korur,' mu? Bilemedim ben onuuuu.

Fight Club


Hayatımın filmi, dedim. Sonra hakkında bir şeyler okudum, üzüldüm. Bakınız. Harika bir sistem eleştirisiydi bana göre :( Neyse bu söylentileri bir kenara bırakarak ben bunları okumamışım gibi davranayım, ama siz okuyun linkte yazanları.
Ay Helenacığım. Çok severim.
Filmi izledim izledim. Anlatıcı kardeşimiz Edwart Northon, film boyunca bu adamın adı ne diye düşündüm. Sonra enee Brad Pitt çıktı. Sonra ağzım açık dövüş kulübünü izledim. Sonra bir baktım Tyler gitti. Bizim oğlan Tyler'ı aradı. Durdu. Ve ben şok. Tyler bizim oğlanmış aslında. Yazık oldu Brad Pitt' dedim. 
Ve son sahne. Bayıldım.

Uzun bir süre etkisinden çıkamadım, kendimi bir devrimci gibi hissettim :D

Sonra, misafir gelecekti mutfağa girdim. Çok yoruldum, o devrimci asi hallerim geçti, gitti...

***

Çok tatlı bir diziye başladım, sadece 
 bölüm izleyebildim. Once Upon A Time. Tam benlik! Masal içinde masal...
Gerçek yaşam ve masalların iç içe geçmesi gibi. Pamuk Prenses masalından yola çıkıyor her şey. Kötü Kraliçe Pamuk Prenses'ten intikamını almak için başka bir boyuta yani gerçekliğe, hafızalarını silerek o diyardaki insanları bir kasabaya yerleştiriyor. Ve sonraları için bence izlemelisiniz (:




9 Kas 2014

Mimlenmeden mim yazma



Sevgili Deeptone 'da görmüştüm kitap mimini. Beni mimlememiş sınavlarım var diye. Ne kadar düşüncelisin Deep!

Ama görünce hemmen yapmalıyım dedim, mimlenmesem de yapabilir miyim dedim. Sevgili Deep de yapabileceğimi söyledi. Kitap isimleriyle isim yazma. Akrostiş gibi aslında (:

O zaman yapalım bakalım (:


G aliz Kahraman - İhsan Oktay Anar
İ stiridye Çocuğun Hüzünlü Ölümü - Tim Burton
Z ümrüdü Anka Yoldaşlığı - Jo Rowling (Harry Potter 5)
E jderha ve Kelebek - Ali Ural
M arcovaldo - İtalo Calvino

GİZEM ((:

Blog isimlerini yapanlar da olmuş, ya da tam isimlerini yapanlar. Ben çok sevdiğim ismimle yapmak istedim, hem harf tekrarı da olmamış oldu (:

Yazdığım kitaplar, severek okuduğum ve beni etkileyen kitaplar diyebilirim. Harry Potter hayranı olduğumu bilenler bilir zaten. Tim Burton filmlerine bayılırım, gotik kısa hikayelerini de sevdim. Ali Ural'ın öğrencisiyim inşallah (: Hocamın öykülerini çok severim. İtalo Calvino'ya bayılıyorum. Bütün kitaplarını okuma hedefim var. İhsan Oktay Anar'ın dili çok ilginç. Galiz Kahraman keyifliydi aslında ama çok bana göre değil gibiydi de. Arada kaldım. Ama iyi ki okumuşum. Anar'ın dilini merak ediyordum.

Ders çalışmaya devam. Sınavlar bir bitseydi!
Son sınıf olduğum için daha da gerginim....

Mimlemeyi de bu yazıyı okuyan herkes yapabilir (:

27 Eki 2014

Zeka?

Bu sabah hatta sadece yarım saat öncesinde, drama dersi için okula geldim. Teori kısmıydı bu hafta. Sınıfa çıktığımda bana sandalye kalmadığını gördüm. Yan sınıflara baktım. Kapıları kapalı. Dersi bölmek istemedim. Hocanın sandalyesini alabilirim diye düşündüm. Zaten hiç oturmayan bir hocaydı. Sınıfa geldiğinde 'Hocam sandalye kalmamış bana,baktım bulamadım...' cümlemi bitirme fırsatı tanımadı. 'Bu vakte kadar bulamadın mı? Git bak ben ne bileyim,' dedi. Kütüphaneden almak aklıma geldi o an. Sandalyemi alıp yukarı çıktım. Benim gibi sandalye bulamayan iki arkadaş başka arkadaşların yanına sandalyelere sıkışmışlar. Sonradan gelen başka bir arkadaş başka dersleri bölerek sandalye aldı. Ve hoca dersi anlatırken zekadan, sorun çözmeden bahsediyordu. Ve konuyu biz sandalye bulamayanlara getirdi. 'Sınıfa gelip, sınıfı gözlemleyip kendine sandalyenin kalmadığını fark edip sandalye aramak aklına gelmemesi nedir?' gibi bir soru sordu. Gerizekalılık mı pratik zekaya sahip olmamak mı uyanık olmamak mı akıl edememek mi? Sınıfta konuşulanlar hocanın dedikleri... Sınıf arkadaşlarıma lafım yok. Ama üniversiteye gelmiş bir hocanın sürece değil de sonuca bakarak birilerinin zekasını sorgulaması, Piaget'e dayandırsa da, ne kadar doğru? Sürece bakalım, benimkine. Dersten 15 dakika önce geldim. Aşağıda bahçede arkadaşlarım, sınıfın havasız olduğunu söyledi. Sınıfa geçmedik. Derse 5  dakika kala çıktık. Sandalye yok. Aradım. Yok. Hocanın sandalyesini almak aklıma geldi, hoca sormama müsade etmedi. Ve sonra sandalye buldum. Sonuç sandalye bulmak mı?

19 Eki 2014

Şiir Günleri



TYB Şiir Günleri başladı. İstanbuldaysanız gitmenizi tavsiye ederim. Dün Ali Ural'ın moderatörlüğündeki bu yılın şiirlerinin konuşulması gereken bir paneli dinlemeye gittim. Konu haricinde her şey konuşuldu ve ama güzeldi (: Şu anda Ali Ural 'Şiir Atölyesi' yapıyor. Şiir ve şiir yazmak hakkında ipuçları veriyor ama ben gidemedim... Biraz kırgınlık var üzerimde daha çok hasta olmak istemedim.

Hafta içi de devam edecek konuşmalar paneller. Salı günü de Ayşe Sevim konuşmacılar arasında. Hiç kaçmaz (: Bir de perşembe 'Şiir Gemisi' programı olacak. Boğazda şairler ve şiirseverler. Çok heyecanlı. Ayrıntılı bilgi için buyrunuz.



 Müthiş kitaplar devam ediyor. Güzide Ertürk 'Öbür Dünya Hikayeleri'ni bitirdim. İlahi Komedya'yı okuduktan sonra karşılaştırmalı bakış açısıyla bir yazı hazırlamayı düşünüyorum. Ben üzerine yazmadan da siz Öbür Dünya Hikayeleri'ni okuyun. Belki beraberce kitabı tartışır, yorumlarız (:

Sırada 'Kelebeğe Tapan Adam' var. Çok heyecanlı.

****

İstanbul soğudu. Sınavlar yaklaşıyor.

Beklediğim de beni bekliyor mudur?
Ben kimi bekliyorum?

***
Ben annemi özledim. Babamı da.

**

Beni annemden ve babamdan başka özleyen var mıdır?

*

Bir ses.

8 Eki 2014

Hüzün, ekimde...

Haberleri izlemiyorum. İnternetten okuduklarım gördüklerim, dua istekleri gelen mesajlar. Çok korkunç. Ortalık çok karışık. Fitnenin dört döndüğünde zamanlardayız. Rabb'im korusun hepimizi! Çok dua edelim. Neye nasıl inanıyorsanız öyle dua edin, dilek dileyin. Ama hayrı, iyiyi isteyin lütfen. Hacet namazı, teheccüt namazı çok önemli. Bir de sakin olalım lütfen. Protesto boykot derken iyi niyetlerle çıkıp sonra kötü hallere girmeyin, girmeyelim...

***

Deeptone'a teşekkür etmek istiyorum. Beni iyi yazan, edebiyatla alakalı bloggerlar listesine eklemiş (: İyi yazan değil de iyi yazmaya çalışan kategorisine ekliyorum ama ben kendimi (: Aslında daha iyi öyküler yazıyorum da buraya pek eklemiyorum (((: Daha çok kendime saklıyorum. Üzerinde daha çok uğraşırsam, belki bir gün kitap çıkartırım diye.

Kayıp Rıhtım'ı biliyor musunuz? Çok sevdiğim bir internet sitesi. Sanal dergi de diyebiliriz. Fantastik olan her şeyi bulabilirsiniz. Aylık öykü seçkileri yapıyor. Altmış üçüncü seçkide benim de bir öyküm yayınlandı (: Nuna ile tanışmak isterseniz buyrunuz.

***

Yeni bir bloggerla tanışmak ister misiniz? http://seyyahinsirtcantasi.blogspot.com.tr/ Bir garip bulut. Göğün yüzü. Bir seyyah. Aslında ilk instagramda gördüm kendisini. İnstagram hesabı için tık. İlginç bir dili var. Güzel fotoğraf kompozisyonlar yapıyor. Sevdim üslubunu. Ve çok şükür blog da açtı (: Daim olur inş.

***



Çok sevdiğim, hayranı olduğum Bünyamin Demirci abinin kitabı çıktı! Kelebeğe Tapan Adam. Mutlaka ama mutlaka okumalısınız! Karabatak 16.sayıda kitaba adını veren öyküyü, Kelebeğe Tapan Adam'ı okuyabilirsiniz. Fikriniz olur. Ama söyleyeyim, kefilim, Bünyamin abinin kalemini sevme ihtimaliniz oldukça fazla.

Arka kapak yazısı,


Ne garip tarif ettiler bana beklemeyi. Önce yat, sonra diz çök, sonra ayakta öl. Kadın bekledi. Kimse kovmadı ellerine biriken sinekleri. Ne garip! İnsan beklerken en çok kendine bakıyor.
Kelebeğe Tapan Adam, genç bir zihnin alışılmamış bir bakışla hayatı yeniden yorumlayışıdır. Şiir diliyle zenginleşen öyküler, okurunu çarpıcı sonlara götürürken az sözün hayali nasıl derinleştirebileceğini de gösteriyor. Türk öykücülüğüne ivme kazan- dıracak bir eserdir Kelebeğe Tapan Adam.


***

İstanbul yolcusu kalmasın, dedi az önce televizyonda bir kadın. Güzel bir tevafuk oldu. Ben de tam bundan bahsedecektim. İstanbul yolcusuyum yarın. Adana'dan evimden ailemden ayrılmak zor geliyor. Ama mecburum... Üniversitede son senem. Bakalım neler yaşayacağım bu sene. Allah hangi yollar çıkartacak önüme ve neler seçeceğim... Her şeyin hayırlısı. 

Bu sene hüzün, ekimde.


Film Seçkisi

Bir yemek blogunda Nigel Slater'ın ismini ve Toast filmini görmüştüm. Hemmen izledim tabii. Ardından da Julia&Julie'yı izledim. Oldukça keyifliydi (:

Toast



Film afişini görmemiştim. Filmde Helena Bonham Carter'ı görünce çığlık atabilirdim ki gecenin bir vakti olunca kendimi tuttum :D

Yemek yapmaktan hiç anlamayan bir anne, sinirli bir baba. Küçük Nigel ise lezzetli yemeklerin farklı lezzetlerin peşinde. Annesi yemeği yaktığında ekmek kızartıp üzerine tereyağı sürüp çayla birlikte yiyorlardı. Prenses Diana'nın hayatını anlatan bir film izledim dün. Orada Leydi Di yemek yapmakla uğraşmayıp kızarmış ekmek ve tereyağı yiyordu. Geleneksel lezzet gibi bir şey diye düşündüm. Toast filminden sonra ben de ekmek kızartmaya başladım ama tereyağı pek sürmedim üzerine. Canan Karatay her ne kadar çok sağlıklı dese de :D

Nigel'in annesi vefat eder, eve gelen temizlikçi Mrs. Potter erkeğin kalbine giden her yolu dener ve başarılı olur. Ev işleri ve yemek konusunda mükemmeldir. Nigel ve Mrs. Potter arasında bir çekişme yaşanır, babayı paylaşamama gibi. Ay adam yedikçe yedi, şişti çıktı. Sonra öldü ya, çok yemekten öldü bence :D

Yemek yapamayan anne, babasının kalbine yemek yaparak ulaşan üvey anne Nigel'in yemeğe olan merakını arttırdı ve dünyaca ünlü bir aşçı oldu. Ama biz 17-18 yaşlarına kadar ki hayatını izliyoruz filmde. Sonrası yok.


Şu limonlu turta ne acayip ne kocaman ne lezzetli görünen bir şey! Her bir tatlı, pasta çok leziz gözüküyordu. İştah açan bir film! (:


Julie&Julia



Julie'da biraz kendimi bulduğum doğrudur. Yarım kalmış bir romanın yazarı olduğunu söylüyor. Başladığı işleri yarım bırakmaktan bıkmış. İşte bundan dolayı. Yemeklere ve yemek yapmaya çok düşkün. Ben onun kadar değilim tabii! (: Ve Julia Child hayranı. Julia'yı bu filmle tanıdım tabii ki.

Julia yemek yapmasını çok sonradan öğreniyor, ben de yemek kursuna gitmek istiyorum. 
Julia'nın da Julie'nın da eşleri çok anlayışlı, ilişkileri çok tatlı. Ah ne güzel dedim çoğu zaman.

Yemek yapmak, kitap yazmak, bir amaç edinmek ve hayallere sıkı sıkı sarılmak ve vazgeçmemek. En sevdiğim tarz filmler! (:



Çok tatlılar ♥ ♥ 


Çikolata


Kuzey rüzgarları tutucu bir Fransız kasabasına götürür Vianne ve Anouk'u.
Gittiği her yere çikolata ve güzellikler götürür Vianne. Ve huzur.
Tutucu ve radikal ve hayattan hiç zevk almayan kasaba halkını değiştirmesi konu alınır.

Vianne melez bir kadın. Annesi Meksikalı bir yerli. Babası Meksika'da kakaonun farklı hallerini keşfediyor. Annesi Vianne'ı alıp dünyayı dolaşmaka Kuzey rüzgârlarının götürdüğü yere gitmeye başlıyor. Vianne da kızıyla aynısını yapıyor. O rüzgâr sahneleri ne kadar da güzeldi.

Sonra filme Johnny Deep şahaneliği giriyor (: Güzel eğlenceli sessiz sakin bir film. Bol çikolatalı. Tavuğa ete bile çikolata dökmek baya bir abartıydı ya neyse...



Sky and Sea (Ocean)



Na Ra akıl yaşı 6-7 yaşlarında olan bir genç kızdır. Müzik dehasıdır ve sayılarla-tarihlerle arası çok iyidir. Ailesini bir kazada kaybeder ve kimsesiz kalır. Jyu İn karşı komşusu, Ah In pizza teslimatçısı. İkisini de arkadaşları olarak görür. Oysa ikisinin de bundan hiç haberi yoktur. Sonra olaylar gelişir ve ayrılmaz üçlü olurlar. Aslında çok şeker bir filmdi ama biraz daha iyi işleselerdi daha güzel olabilirdi. Hatta dizi bile yapabilirlerdi. Hani bir şeyler oldu ama kopuk kaldı. Çekim kalitesi filan çok güzeldi. Na Ra'nın evi mükemmeldi. Baya para harcamışlar gibime geldi. O kadar para harcadınız bari düzgün bir şey yapın da tadından yenmesin. Na Ra keman dehası ama ailesinin ölümünden sonra çalamıyor. Sonra Jyu In sayesinde yeniden çalmaya başlıyor. Dostluk, hayal gücü, müzik. Benim sevdiğim tarzda bir filmdi. Hedefe ve hayallere ulaşmak gibi (: Sonu çok güzeldi ama o ipuçlarını kim bıraktı niye bıraktı, o restoranı nasıl açtılar hiç anlamadım. Bence dizi yapsınlar da izleyelim. A söylemedim di mi Kore filmi (: yeppudaa'dan izledim ben.




Steins;Gate: Fuka Ryouiki No Deja Vu



yeppudaa'dan izledim yine. Çok karışık bir animeydi. Zaman sıçramaları filan. Bence bu animede de boşluklar vardı. Bir de japonların ne kadar rahat insanlar olduklarını bir kez daha anladım. Ayıp denen bir şey var yahu! Yani pek beğenmedim. Ama mikrodalga fırınla zamanda sıçramalar yapma fikri çok hoşuma gitti :D


Diana




1997'de vefat etmiş Leydi Di. Ben 4 yaşındayken. Geçmişini silen ben, geçmişine dair pek bir şey hatırlayamayan ben Leydi Di'nin ölüm haberlerini hatırlıyorum :D Çok ilginç. İngiltere'ye hayranlığım bence 4 yaşıma dayanıyor, Leydi Di'ye. Dün filmini izledim. Eşi Prens Charles hiç gösterilmiyor. Çocukları Prens Harry ve Prens William uzaktan öylesine gösteriliyor. Film daha çok Hasnat Khan'la ilişkisine dair. Ve yardımlarına dair. Bosna'ya, Pakistan'a, Afrika'ya başka başka yerlere gidip acıları paylaşması, yardım faaliyetlerinde yer almalarını da göstermiş. Gerçeklerden uzak kalan yerler elbette var. Yani vardır, varmış. Ama yine de Leydi Di'ye biraz daha yaklaşmış hissettim. Hoşuma gitti. Sadece kurgu olduğunu bilerek izlesem de o hissiyat Leydi Di samimiyetini hissettim. Kalplerin prensesi... Mevlana'dan ve Kur'an-ı Kerim'den alıntılar çok güzeldi. Ama Mevlana'yı İranlı şair olarak tanıtmalarından hoşlanmadım.



Ölüm Oyunları-Avcı-Raşomon

Uzun zamandır yazmak istediğim bir yazıydı. Demlenmesini istedim zihnimdekilerin.Bekle bekle olmadı. İstanbul'a gidince hiç yazamam dedim ve başladım işte (: Her şey tam hissedince yeniden yazarım ben de!





Altın Koza bünyesinde bir söyleşiye katıldığımı söylemiştim. Orada Osman Şahin'i tanıdım. Ölüm Oyunları kitabını aldım. Ve okudum. Şahaneydi öncelikle. Beş öyküden oluşuyor. İlk öykü bir kan davası mağduru. Betimlemeler, ölüm yolundaki ilerleyişi çok güzeldi. Son öykü bir haydutun hikayesi. Davul zurna karşısında oynamayı seven bir haydut. O da güzeldi.

Ve benim en sevdiğim ise Çolak Osman ile Zala'nın hikayeleri.
Zala bir yörük kızı. Çolak Osman Ağa Balkanlarda Osmanlıya baş kaldırmış bir bey. Toroslara sürgün edilir. Bir yörük aşireti beyinin kızı olan Zala ile evlenir. Aralarında baya bir yaş farkı vardır. Zala dünya güzelidir. Ailesini görmek ister, Çolak Osman da Zala'yı ailesinin yanına Boltar dağlarına götürmek için yola koyulur.

Kitapta hikayelerinin üç farklı versiyonu yer alır.

İlkinde bir avcıyla karşılaşırlar. Avcı kötücüldür. Osman Ağa'yı kandırır, kuyuya atar. Zala'ya zorla sahip olur. Zala oyunla avcıyı da kuyuya atar. Bakar ki kocası ona suçlayarak bakar. Zala kocasını da orada bırakır kaçar.

İkincisinde bir çobanla karşılaşırlar. Zala çobanı önceden tanır çıkar. Zala istekle çobana yaklaşır. Osman Bey uyandığında hallerini anlayınca ikisini de öldürür. Osman Bey Zala'nın babasına her şeyi anlatır, Zala'nın ölüsünü götürür. Aşiret beyi de Zala yerine bir başka kızını Osman Ağa'ya verir.

Üçüncüsünde karşılaştıkları çoban Zala'ya zorla sahip olur. Osman Bey karısına acır, suçlamaz. Çobanı öldürür. Ama Zala utanç duygusuyla kocasından kaçar kendini dağlara vurur. Osman Ağa da peşinden düşer dağlara. İkisini de bir daha duyan gören olmaz. Hayaletlerini gördüklerini iddia edenler olur.



Osman Şahin bu öykülerini senaryoya çevirir ve Erden Kıral, 'Avcı' adını vererek filmi çeker. Malesef tamamını izleyemedim. İnternette düzgün bir paylaşım bulamadım. D&R'da da göremedim. Daha sonra izlemeyi düşünüyorum. Bir 15 dk izleyebildim. Başını sevdim. Bir yaşlı kadın ve bir yaşlı adam hikayenin değişik versiyonlarını didişerek anlatmaya başlamışlardı (:

Hikayeleri okuyunca aklıma hemen Raşomon geldi. Hikayenin detaylarından ziyade film daha çok aklımda aslında. Geçtiğimiz sene Dünya Edebiyatı dersinde önce hikayesini okumuş, sonra filmini seyretmiştik. Üzerinden aylar geçince film daha baskın kaldı malesef (:



Birileri 'Avcı' filmi eleştirisi yaparken hemen Türk Raşomon'u yakıştırması yapmışlar. Avcı filmindeki Çolak Osman Ağa'nın gerçekten yaşamış birisi olduğunu öğrenememiş mi acaba da hemen öyle Raşomon yakıştırması yapılmış. Benim merak ettiğim nokta şu, Raşomon'u yazan Akutagawa 1915 yılında yazmış. 1892 doğumlu. Çolak Osman Ağa'nın yaşadığı dönem tahminen 1890'lı yıllar. Akutagawa'nın duyması imkansız gibi bir şey. Ama nasıl bu kadar benzerlik oluyor...




Akira Kurosawa, Akutagawa'nın Raşomon ve Ormanda adlı iki kısa hikayesini birleştirerek Raşomon filmini çekmiş.

'İnsanoğlunun zaafları üzerine kurulmuş bu psikolojik dram. 12. yy Japonyasında karısıyla birlikte ormandan geçmekte olan bir samuray, bir haydutun saldırısına uğrar ve öldürülür, karısı ise tecavüze uğrar. Haydut yakalanır ancak onun ifadesi ile kadınınki taban tabana zıttır. Olayı çözmesi için devreye giren bir medyumun vasıtasıyla ölen samuray da yine tamamen tamamen farklı bir hikâye anlatır. Cesedi bulan oduncunun ifadesi ise hiçbirisininkine uymaz. Aynı suçun dört çelişkili ama bir o kadar da inandırıcı olarak anlatıldığı, yani herkesin 'gerçeği' nin farklı olduğu bu olayda kim doğruyu söylemektedir?
İlki Budist rahibe, ikincisi de 'yabancı'ya ait şu sözler filmin ana fikrini de özetler:
« İnsanoğlu zayıftır, o yüzden yalan söyler. Hatta kendine bile! »
« İnsanlar kötü şeyleri unutmak ve yalan da olsa iyi şeylere inanmak ister. Böylesi daha zahmetsizdir. »'

Vikipedi


Osman Şahin'in kaleme aldığı öyküleri okuduğumda dimağımda kalanlar daha çok sadakat, ataerkil, kadının toplumdaki yeri üzerine eleştirilerdi. Hırs, şehvet ve nefret. Avcı filmini izleyemediğim için bir yorum yapamayacağım. Raşomon öykü ve filmde ise yine sadakat, şehvet ve hırs vardı ama gerçeğin göreceliliği daha ön plandaydı. Japonlar biraz daha soyut düşünmüşler. Rahip, oduncu ve yabancının olduğu sahneler filmi soyut hale getiren sahnelerdi. Medyumun olduğu sahne çok komik gelmişti bana (:

***

Karşılaştırmalı edebiyat yapmış gibi oldum mu bilemedim. Biraz daha ayrıntılı incelemek isterdim ama elimden bu kadar geldi.

Bu arada Osman Şahin Mor Cepken isimli bir kitap ve bir dizi ya da film hazırlığı içerisindeymiş. Kadına şiddet temelli. Çok ilginç bir kitap ve dizi ya da film olacağa benziyor. Bence bir takibe alın (:

Keyifli okumalar dilerim!

**Bana Raşomon'u tanıtan Nuray Küçükler Kuşçu Hocama teşekkür ediyorum (:





7 Eki 2014

Doğaçlama





Doğaçlama bir öykü çalışması yapmak istedim. Halbuki yazılmayı bekleyen iki tane karşılaştırmalı film taslağı, 4 tane de film eleştirisi var. Ama biraz rahatlamak için...

***


Şu hayatta bana iki kişi prenses dedi. Birisi hayatımdan tamamen çıktı. Diğeri de çıkmaz umarım.

Başını yastıkların arasına gömmüş bir vaziyette konuşmaya çalışıyordu. Sesi boğuk geliyordu. Dediklerinin anlaşılması imkansızdı. Sesli düşünmek en çok yaptığı şeydi. Yalnızlığını böyle gideriyordu. Ya da giderdiğini zannediyordu.

Kalbi kuyu. Duyguları karanlık.
Biraz fazla nazlı. Kırılgan, hassas, narin, ince düşünceli.

Bazıları zarif olduğunu bile düşünüyor.

En yakınlarıysa aksine, zor buluyor. Geçinmesi zor, anlaşması zor, tatmin etmesi zor.

Oysa sevmesi çok kolay. Sevilmesi çok kolay.

Sevdi mi çok sever. En büyük hatası da bu. Çok sevmesi. Çok beklentiye girmesi.
Ama farkında değil yaptıklarının, hissettiklerinin.

''Sevseydi, azıcık değer verseydi bana; yolculuk öncesi halimi hatrımı sorardı. Ben kimim ki zaten!''

Yatağından kalktı. Sürüne sürüne mutfağa geçti. Kocaman bir dilim çikolatalı pasta kesti. En sevdiği pastaneden. Sabah mı yeni mi uyanmış şeker mi diyet mi dinlemedi. Her bir lokmayla beraber büyük bir haz alıyordu. Yüzündeki ifadeden anlaşılıyordu her şey. Damağımda çikolatanın bıraktığı lezzet aslında biraz buruktu. Çünkü çok özlemişti.

Keşke beraber çıksalardı yolculuğa. Beraber solusalardı deniz havasını. Martılara simit atarlardı.

'Çok yalnızım,' dedi.

Gözlerinden akan yaş, yanaklarından akıp dudak çizgilerinin iki yanında yol yol izler yaptı.

***

Doğaçlama yaparken ne yazacağım demedim, sadece yazdım. Başını sonunu düşünmeden. Hikayeyi nereye çekeceğime karar vermem lazım bu noktada. Saplantılı bir kız mı olacak, hatta cinsiyeti kız mı erkek mi? Belki erkeğe göre biraz ters kalmış yerler olabilir, oralar düzeltilip kurguya devam edilebilir. Ya da belki gerçekten narin bir erkektir ve onun sorunu budur. Prenses kısmını değiştirmek lazım. Olay farklı yerlere kaymasın diye. Belki de düşüncesiz bir dost ya da sevgisiz bir aşık. Henüz karar vermedim. Belki de böyle bir öykü hiç yazmam.



1 Eki 2014

Yaşamak buna derlerse



Julie&Julia'yı izliyorum şu an. Daha doğrusu internetim gittiği için yüklenen video kapanmıştı. Yeniden yüklenmesini bekliyorum. Bu arada bloga bir şeyler yazmak istedim.

Filmi internetten izlediğim için biraz suçluluk duygusu var içimde. Ama şu anda bu filmi izlemek istedim. Önce de Toast'ı izlemiştim bu arada. Daha sonra dvdsini alıp film arşivime ekleyeceğim inşallah. Böyle yapmayı kimden öğrendiğimi söyleyeyim; biricik adaşım, kuzenim Gizemcimden. O aslında kitaplar için yapıyor bunu. Ben okumak istediğim çoğu kitabın korsanını bulamam herhalde :D Okuduğum kitaplar genelde çok satmayan, çok satmadığı için de korkan kitap :D Bir de bazı kitapları Şule Yayınevinde 5 tlye bazen 10 tlye bulabiliyorum.

Yayıncılara bir de buradan seslenelim, kitap fiyatlarını uçuk kaçık yapmayın ;)

Yemeğin, eğlencenin kitaplardan daha pahalı olduğu bir ülkedeyiz. Kitaplar yemek kadar su kadar önemli. Sevgi Ablam bu yaz çok güzel kitap okudu zannedersem. Yemek yer gibi su içer gibi okuduğunu, hayat temposunda kitap okumayı ne kadar çok özlediğini söyledi. Halbuki normal zamanda da çok kitap okuyan birisi. Sevgi Yerlioğlu'ndan bahsediyorum. Güzel şair. Karabatak Dergisi'ne bir bakının, eminim şiirlerini çok seveceksiniz.

Ne diyordum, hah. Julie&Julia. Julie'da azıcık kendimi buldum. Her işini yarım bıraktığından bahsetti bir sahnede. Yarım bir romanın yazarı. Yabancı film izlemenin etkisiyle 'Oh Tanrım. Ben böyle olmak istemiyorum!' Evet evet, bazılarınız tanrı diil, diil diyceksiniz. Neysem. Cidden ben yarım kalmış öykülerin yazarı olmak istemiyorum ve de yarım kalmış öykülerim var :/  Allah'ım biraz hırs biraz hırs diyorum çoğu zaman.

Mesela size yeni arkadaşlarımdan bahsedeyim. Bay Sakız ve Miba. Anlık instagram hayallerimden çıktılar ayrı ayrı zamanlarda. Yoksa siz hala instagram hesabıma hiç bakmadınız mı? http://instagram.com/gebbu   Öyle müthiş fotoğraflar çektiğimi, müthiş paylaşımlarda bulunduğumu söyleyemem. Ama instagram kullanmayı seviyorum (: Gerçi telefonum arızalandı, telefonumu yapan kişi, telefonumu almaya giden babama, telefonu çok hor kullandığımdan bahsetmiş. Babam ilk telefon kullanmaya başladığımdan beri, yaş 13, hep aynı şeyi söyler. Yıllar geçtikçe telefonla vakit geçirme zamanım arttı. İlk zamanlar özel (?) birisinden dolayı telefonla uğraşıyordum, sonra lise yıllarımda birbirimizi çok sevdiğimiz (?) dostlarımla mesajlaşır olduk. 0.facebook.com vardı o zamanlar :D Onlarca yıl öncesini anlatıyormuşum gibi oldu. Şimdilerde de sosyal medyayı çok kullanıyorum. Ve telefona en çok zarar veren internet oluyor malesef. Babacımdan tablet istemelerim hiçbir sonuç vermiyor. Artık benim hoyrat (?) kullanmalarıma katlancak pek sevgili telefonum.

Bunlardan neden bahsediyorum sorusunu kendime sorduktan sonra Bay Sakız ve Miba'ya geri dönüyorum. Çok  tatlı bir öykü düşünüyorum. Kısa öykü değil de uzun öykü olsun istiyorum ama novella da diil yani. Seksen küsür sayfa ile uğraşamam. Şöyle bir sekiz on sayfa neden olmasın? Ama biraz bekleyecek sanırım. Çocuk öyküsü olmasını istiyorum ve staja başlayınca hayal gücümle gözlemlerimi birleştirmeliyim.

Biraz yapacaklarımdan yapmak istediklerimden söz açsam?

Julie gibi yemek bloggerlığı yapmayı çok isterdim mesela. Yeni tarifler denemek istiyorum ama malesef anne mutfağında zor oluyor. Bir de biz üç kişi olduğumuzdan yapılan yemek-pasta hemen bitmiyor. Kalınca da annem başlıyor, yapıyosun yenmiyor ziyan oluyor bla bla. Komşulara verecek kalitede de bulmuyor! Benim yaptığım yemekleri de beğenmiyorlar ayrıca. Farklı lezzetlere kapalılar! :(

Öğrenci evinde de malzeme sıkıntı. Hem pişirecek kap hem de malzeme. Yani tereyağını öyle hoyratça harcayamam ki, öğrenciyiz yani :D

Kendi paramı kendim kazandığım, kendi mutfağımın olduğu zamanları beklemeliyim...

Julia gibi de aşçılık okuluna gitmek isterdim (:

Ah bir de aklımda kaç zamandır Virginia Woolf yazısı hazırlamak var. Mrs. Dalloway'i okumuştum geçen sene. The Hours dvdsini almıştım, onu izlemeyi planlıyorum bu gece. Kendine Ait Bir Oda'yı okuyorum, sadece bir saat okusam bitecek. Who's Afraid of Virginia Woolf  filmini de yeni keşfettim ama internet sitelerindeki videolar bir türlü açılmadı. Belki d&r'da dvdsini bulabilirim.

Woody Allen yazısı yapmak istedim hep. Birkaç filmin dvdsi de var ama olmadı.

Tim Burton yazısı yapıcam ama. Onda daha iyiyim, izlediğim filmler var baya.

Bir de yemekleri konu alan filmler yazısı hazırlamak istiyorum (:

Julie&Julia'ya dönsem iyi olur!






















24 Eyl 2014

Biraz iç döküş





Eylül hüzün demek. Klişe geliyor artık aslında ama, eylül benim için gerçekten hüzün demek!

2012 eylülü ayrı bir hüzündü.

2014 eylülü başka bir hüzün. Ben bu eylülde dostluğumu kaybettim. Benim için dostluk demek aile bağları gibiydi, sevgi bağı. Kıskançlıktı, trip atmaktı. En çok dostu sevmek, bütün vakitlerimizi dostlarla geçirmekti. Herkesten üstün tutmak, herkesten üstün olmaktı.

Ben kötü gün dostluğunu değil iyi gün dostluğunu da değil ben her gün dostluğunu istiyordum.

7 yıllık dostluğumu kaybettim. Şimdi ben de herkes gibiyim.
Bu yaza kadar birisi bana bunları söyleseydi, inanmazdım. Ama şimdi kalmadı o samimiyet, o aşk, o sevgi. Bir gün yine olur mu bilmem.

İlişkilere temkinli yaklaşıyordum zaten. Benim canımdan can diyeceğim yeni bir dosta ihtiyacım yok diyordum, beklenti içerisine girmiyordum. Beklentiler yorar insanı,biliyorum. Çok güzel arkadaşlıklar edindim, çok güzel dostluklar kurdum. Yıpranmadan, beklentiye girmeden.

Ama başka dediğim iki kişi vardı. Bu yazıyı okumazlar biliyorum (: Benim en yakınımda bulunan kimseler okumuyor burayı. Nasıl bir çelişki, en yakınımsın, yazdıklarıma kıymet versene? Kitabım çıksa onu da okumazlar yeminlen. Yitik Kule yayınlarının Yitik Öykü kitabında benim de 3 mikro öyküm var. Acaba kitapçılara gidip baktılar mı ki. Sevdiğin bir insana verdiğin değer nasıl gösterilir?

Eylül. Kızım Eylül. Canım Eylül. Hayallere vedasın sen eylül. 2 yıl önce de bu sene de, farklı hayalleri kaybedişimsin.

Vedasın. 3 yıldır eylülde odama veda ediyordum, aileme, evime. Bu seneki vedam ekime kaydı.

Adana'da eylülü geçirmek çok güzel, çok özlemişim!

Hazansın, hüzünsün, vedasın, kayıpsın, kaybedişsin, gözyaşısın.

Çok da güzelsin!






Biraz iç döküş, biraz sıkıntı. Bu kez de böyle olsun.

***

Cecile Corbel. Arp sanatçısı. Bayılıyorum kendisine. Daha fazla bilgi edinemedim, yabancı dilim olmadığı için İngilizce ya da Fransızca sayfaları okuyamadım. Ghibli yapımı Arrietty animesinin müziklerini yapmış, oradan tanıdım. Ve bayıldım.

Kendimi hep gitarla özdeşleştirirdim. Belki biraz saksafon. Ama hayır, herkesin özdeşleştiği, huzur bulduğu bir müzik aleti varsa benimki arp! Bayılıyorum. Huzur buluyorum. Müzik yeteneğim olsaydı çalmak isterdim.

Yarim gitti şarkısını da arpla çalmış ayrıca. Dinlemek isterseniz buyrunuz.


















18 Eyl 2014

Altın Koza Sinema ve Edebiyat Üzerine




Köklerime dek Adanalı olduğumu biliyordur blogumu takip edenler. Bugün Adanalı olmaktan bir kez daha gurur duydum. Altın Koza Film Festivali devam ediyor. Ve bugün bir film festivalinde ilk defa edebiyat oturumu yapıldı.

Sinema ve Edebiyat üzerine Yekta Kopan moderatörlüğünde Ahmet Ümit, Osman Şahin, Hakan Günday, Nebil Özgentürk isimlerini dinledik. Adanalıyım ama Adana hakkında birçok bilgi edindim. Ne çok şey bilmiyormuşum! Edebiyat ve sinema üzerine de birçok şey öğrendim. Böyle kulaklarımdan filan bilgiler fışkıracak diye korkuyorum. Dopdoluyum! Elimden geldiğince yazmaya çalışacağım. Elbette ki bir not defteri götürmüştüm yanıma. Güzel notlar almaya çalıştım da hem dinleyip hem not tutma konusunda sıkıntılar yaşayan birisiyim :D Yazamadığım çok şey var.

Yekta Kopan'ın sesi ne kadar da huzur verici! Sahne biraz yüksek olduğu için kendilerinin biraz yukarıda olmasından rahatsız olduğunu söyledi Yekta Kopan. Sosyal yaşamda da yazarın okurdan üstün olduğunu düşünmüyormuş. Ve ekliyor 'Farz edin ki evin salonundayız.' Gayet samimi bir söyleşiydi. Yekta Kopan olmasaydı moderatör olarak, bu kadar samimi ve de komik olur muydu bilemeyeceğim (:

Ahmet Ümit ile başladık. Adana'ya ilk 16 yaşında gelmiş. Bir tiyatro oyunu için gelmişler. Sıcağından dem vurdu (:

Romanlarının sinemaya ve televizyona uyarlanmasından, başka bir sanat dalını beslemekten gayet hoşnut.

Edebiyatın sinemaya göre daha demokratik olduğunu söylüyor. Edebiyat okuyana ve yazana aittir.

Ahmet Ümit için yerli Stephen King, yerli Dan Brown diyorlarmış, ne düşündüğünü sordu bir dinleyici. Yekta Kopan sözü aldı önce. Biz Doğuluların yerli Madonna yerli Messi yerli Dan Brown gibi yabancı isimlerin taklitleri ya da özdeşleştirmelerin yanlış olduğunu söyledi. Biz biz'iz ve özgünüz (:

Ahmet Ümit, romanlarında okurun karakterlerle özdeşleşmesini istediğini söylüyor. Öyle bir karakter oluşturmalı ki insan ruhunu anlatsın. Heyecanlı hikayeler anlatıyor evet, polisiye, cinayet, iyilik, kötülük, hırs,... Hepsi insana ait duygular.

10000 yıl daha yaşasam yine yazmaktan sıkılmam, bu coğrafyadan hikaye fışkırıyor, diyor (:

İlham aldığı yazarları da şöyle sıralıyor:

Orhan Kemal
Osman Şahin
Dostoyevski
Shakespeare

***

Osman Şahin  ile devam ediyoruz. Kendi adıma çok utandım. Böyle bir değeri tanımadığım için. Ama öyle bir kuşağın insanıyım  ki uzak geçmişimizi unutturuyorlar bize, yakın geçmişimizi tanıttırmıyorlar. Benim de suçum var elbette. Ama... Amasının devamını yazının en sonuna saklıyorum. Ben yine normal bir şekilde devam edeyim yazıma. Osman Şahin, 'Kanımda sumak suyu taşıyorum.' diyor. Mersinli. Çukurova insanı. Mersin-Adana yani Çukurova insanlarını olduğu kadar doğu insanlarını da anlatmış. 23 eseri sinemaya uyarlanmış. Yılmaz Güney, Hülya Koçyiğit, Türkan Şoray, Fatma Girik, Tarık Akan eserlerini oynayan kişilerden sadece bazıları. Aslında bildiğimiz izlediğimiz filmlerin öykülerinin Osman Şahin olduğunu görünce şaşırıyor insan. Neden bu filmin öyküsünün yazarını merak etmemişim dedim durdum. Kızını damada gelin veriyormuş gibi hissediyormuş her uyarlamada (:

Kızgın Toprak ilk uyarlamaymış eserleri arasındaki.

Sinema başka bir sanat dalı. Öykü ya da roman yazarsın, senle okuyucu arasındadır. Ama sinemaya devlet de karışır. Kitaplarının sinemaya uyarlaması esnasında sansüre çok maruz kalmış. Diyor ki, sigaraya bile sansür koyuyorlar, ses yapıyorlar. 'Aslında o sansürü politikacıların ağzına koymak lazım,' :D

Derman filmi, en çok ödül alan filmmiş. Aslında Hakkari'de geçen bir öykü. Orada karın daha fazla olduğu tünellerin olduğu bir yer varmış. Ama bazı savaş ve sınır durumlarından dolayı devlet Hakkari'de çekim yapılmasına müsade etmemiş, film Ağrı'da çekilmiş. Diyor ki Osman Şahin, 'Büyük bir film olacağına iyi bir film oldu.' (:

O iyi insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler.
Yaşar Kemal

Çukurova... Cenneti arayan bir grup insan yürüye dolaşa Çukurova'ya gelir ve cennet burası derler.
Çukurova bereketli olunca insan hırsını çeker, göç alır. Toprak kavgaları alır başını gider. İşte Orhan Kemal Yaşar Kemal Osman Şahin bu kavgaları en doğal haliyle anlatırlar.

Osman Şahin'in sıradaki kitabının adı Mor Cepken. Ve diziye uyarlanacakmış. Ve Türkan Şoray oynayacakmış. İşin magazinsel yönünü bir kenara bırakıp sanatsal ve toplumsal yönüne bakalım Mor Cepken'in.

Bir Türkmen geleneği, yörük geleneği. Her yörük kızının çeyizinde bir mor cepken bulunurmuş. Erkek de bilirmiş tabii. Mor cepken kolay kolay ortaya çıkmazmış. Erkek karısına şiddet uygularsa, kadın mor cepkenini giyer üzerinden hiç çıkarmazmış. Kadın dermiş ki mor cepkeni giyerek 'Kocam bana şiddet uyguluyor, ben de onu boşuyorum!' Boşanan erkek kolay kolay bir başkasıyla evlenemezmiş, karısına şiddet uygulayana kimse kız vermezmiş çünkü! Mor cepken olayını bildiğinden erkek sorunları sevgi yoluyla iyilikle çözmeye çalışırmış, şiddete başvurmazmış. İşte toplumsal baskı dediğin böyle olmalı!

Osman Şahin'e kitap imzalatırken kitabın adına baktı. Ölüm Oyunları. Gülümsedi. 'Ah. Bu evrensel bir öyküdür. Ölümden kaçış olsa da ölüm yakalar.' Heyecanı hiç sönmemişti! Sönmesin de...

Hakan Günday  Sadece bir kişi ya da bir kitap ya da bir sanat dalı, dostlukların ve aşkların başlamasına vesile olmasından bahsedildi. Yekta Kopan ve Hakan Günday dostluğunun kilit ismi Oğuz Ataymış. Hakan Günday hayranları da bir aile gibiymiş (:

Başka kitaplar kadar filmler de ilham kaynağı oluyor. Hatta filmler için şunu söylüyor Hakan Günday, 'Asla gitmeyeceğin çukurları birinin sana anlatması.'

En çok ilham aldığı filmlerden birisinin İyi, Kötü ve Çirkin olduğunu söylüyor. Sebebi ise başroldeki adamın adının olmaması. Her şeye açık. İyi bir malzeme. Türk filmlerinden de Duvara Karşı, en ilham verici bulduğu filmlerden.

Yeni dönem sineması ve edebiyatında yeni bir dil kullanılıyor. Hakan Günday da kendi dilini oluşturmuş bir yazar.

Farklı, bambaşka karakterleri nasıl yazdığı soruldu. Birilerinden ilham mı alıyor yoksa tamamen hayal ürünü mü... Soruya cevabı saatlerce aynaya bakmasıymış. Aynaya bakıyor ve düşünüyor. Aynada her türlü insanı görebileceğinize inanırsanız kimseyi yargılamazsınız.

'Aynaya yeterince bakarsanız kimseyi yargılamazsınız.' Hakan Günday

Hakan Günday eserlerini okuyan birileri bundan ilham alıp resim, şiir, öykü, roman, film... herhangi bir sanat dalında bir ürüne dönüştürünce Hakan Günday büyük büyük bir keyif alıyormuş. Sanatsal tatmin yaşıyormuş.

Kinyas ve Kayra romanının ilk cümlesi 'Asansör 4.katta durdu.' Yıllar sonra baktığı zaman, romanı yazdığı dönemi düşündüğü zaman kendini aşağı yukarı hareket eden kapıları olmayan bir asansörün içinde gibi hissettiğini fark etmiş. Romanları yazarken bulunduğu ruh hali oldukça önemli, görüyoruz ki (:

İyi bir yazar olmadığını düşünüyor. Hiçbir zaman tam olarak istediği gibi yazamayacağını anlamış. En iyi cümleyi yazmaya çalışıyormuş artık. 400 sayfa kötü yazsa da sadece 1 sayfa iyi yazsa, o bile yetiyormuş.

En sevdiğim benzetmesi, küçük yaşlarda belli bir birikime sahip olmadan kaliteli hatta kült metinleri okumak klasik müzik dinleyemeye benzer. Enstrümanların adını bilmiyorsundur, dönemi bilmiyorsundur, hangi senfoni hangi parça, hangi tarz... Ama dinlersin, sana bir şeyler katar. Geliştirir, ilham verir, keyiflendirebilir de...

Nebil Özgentürk televizyoncu, belgeselci, yazar. Adanalı. Yüzlerce yazlık sinemanın olduğu bir başka kent daha yoktu diyor Adana için. 1960 doğumlu. 60lar 70ler 80ler hep biliyor Adana'yı, Adana'ya dairi. İlk Altın Koza Film Şenliğini'de hatırlıyor, 1969.

Adana neden sinemacı ve romancı açısından bu kadar bereketli? Toprak bereketli, insan hırsı çekiyor, toprak kavgaları oluyor ve acılar çekiliyor. Bir de bunları kaleme alan insanlar var. Şöyle başlayayım hatta. Abidin Dino, Adana'ya sürgün gelir. Dedesi Abidin Paşa'nın da bir dönem görev yaptığı şehre. Burada Orhan Kemal ve Yaşar Kemal'i etkiler. Zaten yetenekli insanlar tabii ki de ama İstanbul'a geçmelerinde Abidin Dino etkili olur. İstanbul'a geçerler ve daha çok tanınırlar. Ardından Yılmaz Güney Yaşar Kemal'den etkilenir. İstanbul kapıları Yılmaz Güney'e de açılır.

Yılmaz Güney, içinden nehir geçen, pamuk tarlaları olan yaşadığı, çalıştığı şehri ve bu şehrin insanlarını pek sever ve onları anlatır filmlerinde.

Adana, ülke içinde ayrı bir film cumhuriyeti haline gelir. Adana, Türkan istiyor Filiz istiyor denir hatta.

Adana halkı, otelcileri de kucak açar sinemacılara. Filmler çekilir art arda. Adanalıların ilk filmi Alageyik imiş.

Bir şeyden bahsetti Nebil Özgentürk. Beni çok etkiledi. Orhan Kemal, oğlu Işık (Öğütçü) için bisiklet alamayacak kadar yoksul oldukları bir zamanda intihar etmeyi düşünmüş. Ama yapmamış. Parasız kaldıkları çok zaman olmuş. Kendini çocuklarına karşı çok kötü hissettiği zamanlar olmuş. Şimdiyse, Orhan Kemal eserleri sinemaya, televizyona uyarlanıyor ve telif hakları falan derken eskiden Orhan Kemal'in eline geçmeyen paralar misliyle geçiyor çocukların eline. Acı bir gerçek...

Nebil Özgentürk, umutsuzluktan umut yaratmalıyız, diyerek bitiriyor konuşmasını.

Güzel bir paneldi.
***



Fakat kafamda soru işaretleri, çıkmazlar oluştu. Sanat önemli edebiyat önemli sinema önemli. Tamam. Ama ben oturup da neden hiç Yılmaz Güney filmi izlemedim? Bunu düşündüm. Ailem pek sever, izlemişler de. Ben hiç izlememişim. İzlemeye kalkıştım sonra geri kapadım. Şuraya kaç cümle yazdım sildim bilmiyorum. Kimse beni yargılamasın, ben Yeşilçam filmlerini sevmiyorum! Yılmaz Güney filmlerini de sevmiyorum. Benim insanım, benim toprağımdan olan insanın sansüre takılacak açıklıkta filmler yapmasından hoşlanmıyorum! Oturup ailecek izleyebilenlere aşk olsun yani. Ailecek mi sapıklar bunlar? Bütün filmler için demiyorum bunu, belki de hiç edepsiz bir şeyin olmadığı filmler de vardır. Ama genel olarak cinselliğin ön planda olduğu içkinin eğlencenin her türlü şehvetin ön planda olduğu filmler yapılmış. Hala da yapılıyor. Eskiden en azından belli bir olay üzerine eleştiri ya da gerçek bir dram ya da folklorik bir öge ya da bir acı temel alınıyor ama etrafındaki halkaya cinselliği içkiyi ekliyorlar. Şimdiyse filmler salt eğlendirme güldürme amaçlı. Zihnimi yoran meselelerden biri bu. Utanma duygumuz yıllarca elimizden alınmış.

Diğer bir mesele de İslamiyet'in sanattan soyutlanması. İslamiyet, Müslüman insanlar dizilerde, filmlerde bağnaz yobaz hiçbir şeyden anlamayan cahiller olarak gösterilmiş. Dinsizlik akıyor yapımlarda. Sana git tebliğ vazifesiyle dolu film yap demiyoruz ama ezan sesi dahi duyulmuyor filmlerde! Yeni yeni birazcık girmeye başladı dizilerdeki filmlerdeki hayatlara. Camii imam ezan sesi Müslüman insanlar. Halbuki burası Türkiye. Müslümanların çoğunlukta yaşadığı ülke. Bir zamanlar halifeliğin olduğu topraklar. Köklerimizden nasıl da soyutlanmışız...

Bir diğer mesele de sinema edebiyat dünyasındaki kutuplaşmalar. Mesela bu paneldeki konuşmacıların hepsi sol kafadan. Amenna. Ben siyasi olarak yargılamıyorum kimseyi ama niye aralarında farklı düşünen kimse yoktu? Solcularla muhafazakarların arasındaki bu soğukluk ne zaman dinecek? Sen siyasetçi değilsin, sanat insanısın. Farklı sanatsal düşüncelere sahip olsan da birlik içerisinde olmalısın.

Öyle, kafamda deli sorular (: Sorularımı bir kenara bırakırsak güzel bir gündü. Özlemişim edebiyatla iç içe olmayı (:

Okurken beni yargılayabilirsiniz ama yorum kısmına yargılayıcı ifadeler yazmazsanız sevinirim. Hakan Günday'ın dediği gibi aynaya bakın ve aynada kendinizin yerinde beni görmeye çalışın. Yargılarınızdan kurtulmanız dileklerimle (:


























































12 Eyl 2014

Stüdyo Ghibli animelerinden bir seçki

İzlediğim animelerin incelemesinin ardından izlemediğim animelerin de listesini yapacağım (:

Rüzgarlı Vadi


Yönetmen: Hayao Miyazaki
Yapımcı: Isao Takahata

Bin yıldan beri yeryüzü zehirli gaz altındadır. Maskesiz dolaşamaz insanlar. Nausicaa, Rüzgar Vadisi prensesidir. Maceraperest, uçma yeteneği gelişmiş olan güçlü bir prenses. Ve yasak olan zehirli yerlere gidip değişik varlıkları inceleyebiliyor. Başka bir prenses, prenses Kushana, zehirli bölgeleri ele geçirmek istiyor. Ve bunun içinde elinden gelen her şeyi yapıyor, yıkımdan kaçınmıyor. Aslında amacı zehirli bölgeleri temizlemek. Daha fazla ayrıntı vermek istemiyorum. Ohmular, sincap-tilki Teto, Rüzgar Vadisi, kocaman yel değirmenleri, savaşçı dev, antık tanrı...

Teknolojiye karşı doğa. Çevre kirliliği. İnsanoğlunun doğayı kirletmesinin bin yıl sonraki cezası. Bin yıl süren cezası.

Ghibli öncesi animedir. Ghibli'nin kurulmasında önemli bir yeri var imiş.




Laputa: Gökteki Kale


Yönetmen: Hayao Miyazaki
Yapımcı: Isao Takahata

'Uçan ya da süzülen ada olarak çevirdiğim kelimenin orijinali Laputa'dır ki bunun gerçek etimolojini öğrenemedim.'
Guliver'in Seyahatleri

Pazu, küçük madenci. Gökten düşen bir kızı yakalar: Sheeta (: Efsanevi uçan ada, Laputa. Korsan çetesi Mama Dola'nın idaresinde. Sheeta'nın kolyesinin peşinde. Muska Sheeta'nın peşinde. Bir kaçış bir kovalamaca. Madenciler, madenci eşleri (: Uzak bir ülkede maden ocakları deniyor ama Miyazaki Galler'den esinlenmiş madencilerin yaşadığı ülkeyi tasarlarken. Guliver'in Seyahatlerindeki Laputa manyetizma ile hareket ediyormuş. Miyazaki'nin Laputa'sı ise kristalle çalışıyor. Ayrıntılara dikkat lütfen! Hangimiz bu kadar ayrıntılı düşünüyoruz? Zeplinler, flaptonlar. Duygusal robotlar (: İnsanların teknolojiyi yanlış kullanmaları ve akabinde doğayla robotların uyumları. Bir tek insanların içindeki o şeytanlık bozuyor dünyayı :( Mistizm ve makineleşme. Çocuklar Pazu ve Shetaa'nın koşuşturmacalarını eğlenerek izlerken kötü adam Muska'nın teknolojiyi kötüye kullanmasını görerek kendince, teknoloji iyilik için kullanılmalıdır diye bir çıkarıma varabilir. Ya da bizler açıklayabiliriz (:



Ateşböceklerinin Mezarı


Yazan ve yöneten: Isao Takahata

İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru, Kobe ateş altında. Genç Seita ve minik Setsuko, anne babalarını kaybederler. Şehirleri, evleri yıkılır. Sahipsiz kalırlar. Halalarının yanlarına giderler ama kötü muamele sonucu Seita dayanamaz, kardeşini de alıp kimsenin yaşamadığı bir kulübeye yerleşirler. Bakımsızlıktan Setsuko hastalanır. Böyle anlatırken ne kadar da duygusuz ne kadar da yüzeysel oldu. Ama yaşadıkları... Acılar, çocuksu sevinçler, uçaklar, ateş altında şehir. Bencil insanlar... Paranın olmadığı, takas usulü yapılan alışverişler. Ateşböcekleri... Ve ölümler. Çok ağlamıştım izlerken, izledikten sonra... İkinci Dünya Savaşı üzerine Japonya'da birçok yapım olmuş ama Ateşböcekleri Mezarlığı savaşın gerisini ve insanların yaşamını anlatan ilk animeymiş.




Komşum Totoro


Yönetmen: Hayao Miyazaki

Bir kır evine taşınırlar Satsuki, Mei ve babaları. Anneleri hastanede yatmaktadır. Annelerine yakın bir yere taşınırlar. Peri tavşancıklar. Çocukların hayal güçlerine saygılı bir baba. Mei yaşlı bir ağacın kovuğundan aşağı dev Totoro'nun üzerine düşer. Anime doğa ile tam bir uyum içerisinde ve mucizeler had safhada. Çarçabuk büyüyen ağaçlar, kedi otobüs, Totoro ile uçmak. Sıradan bir aile yaşantısının ardından orman cinleri, ruhlar yani mucizeler doğal gelir ve de hiç sırıtmaz. Bu benim için çok önemli bir ayrıntı. Fantastik öyküler yazmak istediğim için öyle gerçekçi bir dünya yapmalıyım ki her türlü olağanüstülükleri kabul etmeli, onlara inanmalı okuyucuları.

Animeden sonra animenin geçtiği varsayılan Sayama Tepeleri Totoro'nun Memleketi adı verilmiş ve Totoro Ormanı oluşturulmuş (:


Totoro'nun Miyazaki için otobiyografik bir anime olduğunu biliyor muydunuz?




Küçük Cadı Kiki


Yönetmen: Hayao Miyazaki

Kiki's Delivery Service adlı bir çocuk kitabından uyarlanmış.
Şahane şepşeker ve de inanılmaz güzel bir anime. Ben cadılara zaten bayılırım. Bir sonraki yazım Cadılar üzerine olacak zaten. Kurtadam-vampir-cadı üçlemesini tamamlayacağım Belki hayalet de yaparım. Neyse Kiki'ciğime gelelim tekrardan.
13 yaşına gelince yetişkin bir cadı olabilmek için ailesinin yanından ayrılır. Bir de kedisi vardır Jiji. Bir fırında çalışmaya başlar. Hatta kuryelik yapar (: Fırının üst katına taşınması, temizlemesi çok sevmiştim oraları. Tombo'nun hayal gücü, uçma isteği, hayalleri. Ursula'nın resşm yeteneği. Aile bağları, dostluk ilişkileri ve daha birçok şey. Kiki'yle birlikte uçmak isterseniz, onunla birlikte büyüme sıkıntılarını görmek isterseniz mutlaka ama mutlaka izlemelisiniz. Benim için ailemden ayrılıp İstanbul'da yaşamamda, o yalnızlık ve özlem psikolojisinde çok iyi gelmişti. Galiba bir daha izlemeliyim!





Dün Gibi


Yazan ve Yöneten: Isao Takahata
Yapımcı: Hayao Miyazaki ve Toshio Suzuki

Taeko Okajima.  Kent yaşamından sıkılıp kırsala tatile gider. Bu tatil geçmişe ve içine yolculuk olur. Bir yandan da dünyanın ve Japonya'nın yaşadığı değişimleri önümüze serer. Biraz ağır ilerliyor. Ama Japonya severler özellikle çok sevecektir (:



Porco Rosso


Yazan ve yöneten: Hayao Miyazaki

Akdeniz ülkesi. İtalya olabilir. Kaptan Marco Pagot, maceraperest ve özgür ruhlu bir pilot. Bir savaş esnasında birçok arkadaşı ölürken o domuza dönüşür!

Parlak kırmızı uçağı, başka pilotlar, deniz uçakları, korsan pilotlar.
Uçak tamircisi ya da tasarımcısı Fio. Gökyüzüne doyacağınız şahane bir anime (:

Yine kadınlar ön planda. Kadınlar neden uçak mühendisi olamasın? ((:


Bu resim animeden değil, hayran çizimi. Ama çok hoşuma gitti (:



Ocean Waves


Yönetmen: Tomomi Mochizuki
Yapımcı: Isao Takahata

Yutaka ve Taku (: Japon lise hayatı ve de sonrasında üniversite hayatı. Yetişkinliğe adım atmak üzere olan bir grup genç, aralarındaki ilişkiler, aşk hayatları (: Bir yandan da aile meseleleri. Çocuklara bunların yansıyışları. Güzeldi.




Yüreğinin Sesi


Yönetmen: Yoshifumi Kondo
Yazan: Hayao Miyazaki

Ben bu animeyi de Hayao Miyazaki'yle çok özdeşleştiriyorum. Yani Shizuku'da Miyazaki'yi buluyorum. Shizuku'nun babası kütüphanede çalışır. Ve Shizuku kitap okuma aşığıdır. Kütüphaneden aldığı her kitaptan ondan bir önce alan kişinin Seiji Amasawa olduğunu fark eder. Seiji'ye hem sinir olur hem de onu çok merak eder. Evet ben Seiji'ye aşığım!


Şöyle ki Seiji, Shizuku'yu görür ve hoşlanır. Shizuku'nun kütüphaneye gittiğini kitap okuduğunu görür. O da kitap okumaya başlar. Önceleri Shizuku'nun okuduğu kitapları okurken sonra kitap okumayı çok sever ve Shizuku'dan daha çok kitap okur! Böylesine aşık olunmaz mı? :D

Shizuku'yu sevmemin bir nedeni de tabii ki öykü yazması ve yazar olmak istemesi ve çok kitap okuması. Keşke ben de onun gibi olabilsem. Uykusuz geceler geçirmişti öyküyü yazabilmek için... 


Benim için en özel anime diyebilirim.

Yine sanat oldukça ön planda. Seiji usta bir keman yapımcısı ve müzisyen olmak istiyor, Shizuku da yazar olmak istiyor. Shizuku'nun annesi ablası yüksek lisans yapıyor, babası kütüphanede çalışıyor. Seiji'nin dedesinin antika dükkanı var. Özel ve güzel bir anime. Ah bir de Baron'u unutmayalım  ((:



Prenses Mononoke


Yönetmen: Hayao Miyazaki

'İnsanlar ve orman barış içinde bir arada yaşayamaz mı?'

Ashitaka, köyünü öfkeli yaban domuzu tanrısından kurtarır ama ölümcül bir yara alır. Yaban domuzu tanrının neden kötücül hale geldiğini araştırmak için yollara düşer Ashitaka. 
Leydi Eboshi demir üretmek için toprakla doğayla savaş halindedir. Doğa bu durumdan kötü etkilenmektedir. Kurt tanrı Moro ve üvey kızı San yani prenses Mononoke. Kurtlar tarafından yetiştirilmiş bir kız. Anime çevrecilik ve ruhanilikle ilgilidir esasında. Ama biraz şiddet ve kan içermektedir. 




Ruhların Kaçışı


Yazan ve Yöneten: Hayao Miyazaki

Bu anime için Asu'ya ve Furkan'a teşekkürlerimi sunuyorum. Onların önerisiyle izlemiştim. (:




Ah canım Chihiro. Ne çektin yavrum sen desem. Aç gözlü anne ve babası yüzünden, kötücül paralel bir boyuta geçer. 


Canım Haku gece çökmeden dönmeleri için uyarsa da Chihiro'nun ailesi çoktan domuza dönüşmüştür. Onları kurtarmak için neler çeker Chihiro. Yubaba'nın eline düşerler. Önce ismini değiştirir Chihiro'nun. İsmini unutan kimliğini unutur. Ne kadar da güzel bir mesaj! Benliğini unutan kendini kaybeder, başkasına köle olur. Ruhların Kaçışı çok güzeldi. Bedenin değil de ruhun ne kadar önemli olduğunu anlıyorsunuz. Kaonashi hem çok ürkütücü o maskesiyle hem de çok sevimli, maske ürkeklik de katmıyor mu biraz? Garip :D Tuhaf yaratıklar, tanrılar, Japon mitolojisine dair ögeler oldukça fazla bu animede. Ve Haku-Chihiro ilişkisi... Çok güzeldi yahu!





Yürüyen Şato


Yazan ve yöneten: Hayao Miyazaki

Ben kitabı da okudum bu arada. Kitap biraz daha ayrıntılı. Anime ayrı güzel kitap ayrı güzel. Birkaç farklılık var.
Ama Howl her daim canım, animedeki Howl daha bir canım :D


Sophie'nin kimlik krizi, gençten yaşlıya dönüşü, kendine bir amaç arayışı ve yavaş yavaş Howl aşık oluşu. Genç haliyle görünüşünü, kendini beğenmediği için çekingen olan Sophie, yaşlı bir kadına dönüşünce hiçbir şeyden çekinmez ve özgürleşir. Hatta Howl'u bile dize getirir (:
Animede bir savaş var. Miyazaki bu savaşta Abd'nin Irak'ı işgalini anlatır. Abd'yi eleştirir.

Howl'a aşık olacağınıza eminim. Howl'a aşık olan bir tek ben değilim, Esma da Howl aşıkları arasında ;)





Yerdeniz Öyküleri


Yönetmen: Goro Miyazaki

Hayao Miyazaki'nin oğlu yönetmiş. Ursula K. Le Guin'in Yerdeniz Öyküleri serisinden uyarlama. Seri uzun ve sadece bir filme sığdırmaya çalışmışlar olayları. Açıkçası boşluklarla doluydu. Kitabı okuma gereği hissettim ama henüz fırsatını bulamadım. Çizimler müthişti tamam ama boşlukların olması kafa karışıklığına da sebep oluyor. Yine de Arren'e Gedo'ya Therru'ya Tenar'a bayıldım. Ejderhalar kadim isimler. Herkesin bir kadim ismi vardır, bunu kötü niyetli büyücüler cadılar öğrenirse eyvah!  Güzeldi, etkileyiciydi ama eksikti.





Rüzgar Yükseliyor


Yazan ve Yönetmen: Hayao Miyazaki

Rüzgar yükseliyor, yaşamaya çalışmalıyız. 
Paul Valery

Jiro Horikoshi'nin kurgusal biyografisi niteliğindedir. Jiro Horikoshi, İkinci Dünya Savaşında kullanılan bir savaş uçağının tasarımcısıdır. Ama bir yandan da Miyazaki'den izler vardır, neden mi? Miyazaki de uçak tasarımları yapıyor. Bunlar daha çok tasarımsal ve biraz da fantastik uçaklar aslında ama yine de Jiro'nun heyecanına kendi heyecanını da katmış bence (: 
Hayao Miyazaki'nin sinemaya veda filmi olduğunu biliyor muydunuz?
Jiro ile Naoko'nun tanışması çok şekerdi. Naoko'nun rüzgarlı tepede resim çizmesi çok güzeldi. O bulutlar o çiçekler. Jiro'nun hayallerinden hiç vazgeçmeyişi, rüyaları, ilhamı... Uçak mühendisi ya da pilot olmak isteyen çocuğunuz yeğeniniz kuzeniniz var birlikte izleyebilirsiniz (:





Tepedeki Ev


Yönetmen: Goro Miyazaki

Japon lisesine dair en iyi filmlerden birisidir herhalde. Okul kulüpleri, eski binalar, temizlik, arkadaşlık ilişkileri. Eğlenceli bir animeydi. Keyifle izlemiştim. Keşke bizim liseler de böyle olsa demiştim :( Liseyi bırak üniversiteler bile öyle değil. En azından İstanbul Üniversitesi... Aynı zamanda sınav ve eğitim sistemindeki diktatörlük, baskı eleştirileri yapılmış. Biraz da geçmişi ve kültür mirasına bağlılıktan bahsedilmiş. Umi evin yemeklerini yapıyor, kardeşlerine hem annelik hem babalık hem ablalık yapıyor. Hadi tamam babası yok da annesi var ama iş güç derken çocuklarını sahipsiz bırakmış. Çok kızdım. Umi ve Shun neredeyse kardeş çıkacaktı! Japonya ensest ilişkiler noktasında çok rahat zaten, güvendiğim ve sevdiğim Ghibli'nin bunu çocukların da izleyebileceği bir yapıma taşımasına yüreğim elvermezdi! Çok şükür yapmamışlar, kardeş değillermiş :D





Aşırıcılar-Arrietty


Yönetmen: Hiromasa Yonebayashi

Mary Norton'un roman serisinden uyarlanmış. Tv dizileri de varmış. Kitapları okuyup dizileri izlemek istiyorum (:

Müziklerine hayranım! Cécile Corbel'a aitmiş müzikler. Ders çalışırken temizlik yaparken yürüyüş yaparken, her zaman dinleyebilirm!

Minik insanlar, aşırıcılar ve onları gören Shu. Hasta çocuk. Aşırıcıların varlığına inanan büyük dede ve onlar için özel olarak ev tasarlaması. Harikaydı. Ama o hizmetçiye sinir olmuştum. Aşırıcıların ev düzenleri çok güzeldi. Minicik şeylerle neler yapmışlar! Yapraktan şemsiye (: Sadece bir küp şeker onları aylarca idare edebiliyormuş! Maceracı Arietty... Zihnimde animenin devamını getirdim. Shu zaten hastalıklarla yorulmuş, anne babası ilgisi yok. O da minnak bir insan olursa belki iyileşir (: Arrietty ile mutlu bir hayat yaşarlar (:


Arrietty'nin odası. Botanik bahçe mübarek :D


Zavallı Shu :(


Arrietty işte bu kadar minnak


Shu'nun dedesinin Aşırıcılar için özel olarak yaptığı ev, hatta malikane!

***

Benim izlediğim Ghibli animeleri işte bunlar. Eksiklerimi tamamlamaya çalışacağım. Henüz bir anime izlemediyseniz hemmen başlamalısınız!

***

Ghibli kızları (((:






Ghibli erkekleri ((: