28 Tem 2013

Kaan Murat Yanık'tan Sakura...



SAKURA- KİRAZ ÇİÇEĞİ

Artık kimono giyme zamanı gelmişti, yirmi yaşına basan her genç kız gibi rengârenk kimonosunun ipek dokusunun kollarını, omzunu serinletmesinden pek memnun olmuştu, Mia. Osaka*’da Çiçek Bayramı’ydı o gün… Kiraz çiçeği, yabani lale, Japon gülü ve diğer çiçekler… Göz alabildiğince çok çiçek, zihnin algılayabildiği kadar çok renk vardı, orda. Kör ninesinin yanında oturup, ona etraftaki renk cümbüşünü anlatıyordu, Mia. Kimonosunun parmaklarına kadar uzanan geniş kollarından şikayet etmeye başlamıştı, şimdiden. 

- Nine kimonomun kollarını biraz kısaltalım.
- Evlenene kadar kısaltamazsın Mia, bu bir gelenektir. Sen söyle bana, siyah gül de var mı gördüğün çiçeklerin içinde ?
- Yok nine, ben hiç siyah gül görmedim. 
-Siyah gülü görmek çok zordur, onu görmek için bedeninle ruhunu savaştırmalı ve ruhunun kazanmasını beklemelisin, çünkü siyah gül efsanevi bir çiçektir.
-Söylediklerinden bir şey anlamadım, nine.
-Hissettiğin zaman anlayacaksın, Mia.

O gün ninesinin yanında oturmakdan, -kendini bildiği günden beri en çok sevdiği şeyden ilk kez sıkılmıştı. Beyaz porselen gibi parlayan yüzüne çarpan bahar rüzgarının verdiği dirilikle, koşmak, bağırmak, arkadaşlarıyla beraber olmak, belki de içten içe sakladığı şeyi, -evleneceği adamı- seçmek istiyordu.

Japon İmparatorluğu’nda yirmi yaşına gelen her genç kız gibi, kimonosunu giydiği gün, onunla evlenmek isteyen tâlipleriyle tanışacak ve on gün içinde hangisiyle evlenmek istediğine karar verecekti. Birinci tanıştığı erkeğin adı Kiyoshi’ydi, alnında mor renk bir bandajın üstüne dökülen uzun saçlarının bir ucu beline kadar uzanıyor, uzun boyu ve şık siyah çizmeleriyle diğer arkadaşlarının gözlerini ayırmadığı bir delikanlıydı. İkincisi ise Japon İmparatorluğu’nun Sarayı’nda minyatür ustası olan Ressam Toyo’nun oğlu Akira’ydı ki, o da babası gibi sarayda ressam olarak çalışıyordu, sapsarı yüzünde hemen dikkat çeken katran siyahı gözbebekleri, iri burnu ve çenesinin altında çıkmaya niyetlenip bir türlü bunu başaramamış gibi duran 4-5 tüyle pek de yakışıklı sayılmazdı. Elbette Mia’nın aklı Kiyoshi’deydi.

Kiyoshi Mia’ya demişti ki, sen uçurum kenarlarında açan papatyalara benziyorsun Mia, gözlerin, saçların, dudakların her biri ayrı bir çiçek, saçlarına dokunmak gözlerine bakarak şiirler okumak isterim, seni öpmek, seninle gölün kıyısında yürümek istiyorum.

Akira ise Mia’nın yüzüne çok bakmamıştı, ona kiraz çiçeğinin hikâyesini anlatmıştı kiraz çiçeğinin rüzgar eserken nasıl sağa sola eğildiğini, rüzgarın çok şiddetli estiği zaman kiraz çiçeğinin nasıl ağacın dallarını kendine siper edip orada büzüşüp rüzgarın geçmesi için dua ettiğini anlatmıştı, kiraz çiçeğini sarıp sarmalayacak onun narinliğini ve güzelliğini koruyacak tek bir çiçek vardı yeryüzünde… Onun adını bir gün sana söylerim dedi, Akira ve ekledi, güzellik geçicidir Mia, senin kolların, omuzların bir gün kiraz çiçeğinin kışı karşıladığı gibi büzüşecek solacak, aynaya baktığın zaman iç geçirdiğin, övündüğün porselen tenin kırışacak, göz kapakların moraracak, bu bembeyaz minik diri ellerinin üstünde sarı sarı benekler çıkacak, işte o zaman yürüdüğünde elini tutacağın başka bir ihtiyara ihtiyaç duyacaksın, ben sana ancak içimde biriktirdiğim renkleri verebilirim, Mia. Akira’nın söyledikleri ona çok ilginç gelmişti, bu adamın ninesi gibi düşündüğünü farketmişti.


Eve döndüğünde ailesini akşam yemeği için yere serdikleri ipek şiltenin etrafına çömelmiş halde buldu, yemekte miso çorbası, udon ve pirinç pilavi vardı. En sevdiği yemekler olmasına rağmen iştahsız iştahsız biraz miso çorbası içip, sofradan kalktı, annesinin sorması üzerine bugün yaşadıklarını kısaca anlattı. Odasına çekildiğinde, tavandaki pencereden gökyüzünü izlemeyi ve gecenin şarkılarını dinlemeyi çok severdi, yine öyle yaptı. Kyoshi’nın uzun saçlarını, güçlü kollarını ve pırıl pırıl siyah çizmelerini düşündü, bedeni kalkıp onun yanına koşmak ve kendini onun kollarına bırakmak istiyordu, ama ruhunun diplerinden bi yerlerden Akira’nın derin bakışları, kendinden emin konuşması ve ona anlattığı kiraz çiçeğinin hikâyesi akıyordu, masmavi bir ırmak gibi.

İçinde iki ses vardı, birincisi giyinik bir sesti ve Mia’ya diyordu ki, Kiyoshi’yi seç çünkü yakışıklı, daha ihtiraslı, güçlü ve senin dudaklarına şiirler yazmak istedi. İkinci ses çıplaktı, insanın doğduğu ve öldüğü günkü hâli gibi çıplak ve gerçek.. Akira’yı seç diyordu, çünkü o daha zeki, onun gözü güzelliğin ardındaki başka bir güzelliği görüyor, seni baştan çıkarmak için yalanlar konuşmak yerine senin yaşlanıp koca bir kadın olduğunda senin yanında olmayı ve içinde biriktirdiği renkleri vaad etti sana… Hem parmaklarında boyalar vardı; kırmızı, sarı, mavi, siyah… Parmakları tıpkı, Çiçek Bayramı’nın başlangıcındaki renk cümbüşü gibiydi. Sanki doğa, onun parmaklarında da vardı. Babam ne demişti: ” Bir erkeğin parmakları boyalıysa, o erkek sanatçıdır ve sanatçılar güzel buldukları herşeyi içlerine atarlar ve orada büyütürler, bir gün hakettiğini düşündükleri kadına vermek için.

İçinde konuşan iki sesle beraber, ruhu ve bedeni de çarpışıyordu Mia’nın, bu Kiyoshi ile Akira’nın da görünmez savaşıydı. 
Ninesi, ağır adımlarla ahşap koltuklarının başlarına dokuna dokuna Mia’nın yanına oturdu. Seksen yıllık hayatında gördüğü binlerce gecenin tüm yumuşaklığı avuçiçlerinde toplamıştı, pamuk tarlası elleriyle Mia’nın yüzünü, saçlarını okşadı. Mia, bunun ne anlama geldiğini biliyordu. Hem Kiyoshi’yi, hem de Akira’yı anlattı. Ninesi gözleri görüyormuş gibi, başını Mia’nın tavanından içeriye dökülen yıldız gölüne kaldırdı, bir süre hiç konuşmadan öylece durdu ve ”Yarın Kiyoshi’ye ve Akira’ya güneşle ayın ne demek olduğunu sor ve gel bana anlat” deyip, küçük adımlarla yine ahşap koltuk başlarına dokuna dokuna odanan çıktı.

Mia, kırmızı kimonosunu giyip, Kiyoshi ile dün konuştukları büyük gölün kıyısına gitti. Delikanlı gölün üstünde süzülen yaban ördeklerini hedef almış, elinde tuttuğu yayı geriyordu. Mia’yı fark ettiği an, başparmağının etli kısmını hasrettiği oku bir yaban ördeğinin boğazına sapladı. Ördek duru suyun üstünde feryad-figân bir süre çırpındıktan sonra, yanındaki ördeğe bakıp suya düştü. Bu görüntü bir an, Mia’nın içini ürpertti. Ninesi zamanında Mia’ya yaban ördeklerinin hikâyesini anlatmıştı. Kiyoshi, biraz önce yaban ördeğinin boğazına sapladığı okun memnuniyeti ve böbürlenmiş bakışlarını Mia’nın gözlerine dikti. Mia farketmişti ki, bu adamın gözleri gölün kıyısındaki su kadar dayaz, sığ…
Bana güneşle ayı anlatır mısın Kiyoshi dedi, Mia. Delikanlı büyük bir kahkaha attıktan sonra, güneş güneştir, ay da ay… Biri gündüzün diğeri de gecenin ışığıdır.

- Peki ben ayamı benziyorum güneşe mi? 

Elbette, güneşe, Mia. Çünkü dudakların güneş renginde, kırmızı ve sıcak duruyor. Mia, Kiyoshi’ye veda edip, Akira’nın yanına gitti. Delikanlı, başında simsiyah ipekten bir bez vardı, rüzgar estikçe, Akira’nın saçlarına bağladığı bez, havayı silleliyordu, ninesinin anlattığı masallar geldi gözlerinin önüne, Akira ninesinin anlattığı masallardaki kahramanlara pek benziyordu. Akira, elinde fırçalarıile gölün batı tarafında oturmuş, resim çiziyordu, Mia’yı görünce ayağa kalktı, başıyla hafif bir selam verdikten sonra, Mia’yı karşısına oturttu. Gözleri yine derindi Akira’nın, gölün kıyısındaki sular gibi değil, gölün en derin yerindeki karanlık sular gibi uçsuz bucaksızdı. Mia ona ne çizdiğini sordu.

-Gölün kıyısına yakın bir yaban ördeğini gösterdi Akira. Şu yaban ördeğini görüyor musun ? Tek başına boynu bükük kıyıda ölü gibi duranı.

Evet dedi, Mia.

İşte o ördeğin resmini çiziyorum, belli ki ruhunda, insanın içindeki derde benzer bir derdi var. Onun hüzünlü hâlini çiziyordum, dedi. Mia, şaşırdı, bir ördeğin hüzünlü olduğunu nasıl anlayabilirsin, ördeklerin duyguları var mıdır diye sordu?

Akira, Mia’nın gözlerinin içinde yürüttü gözlerini. Ördekler tek başlarına yaşayamazlar, Mia dedi. Resmini çizdiğim ördeği her gün buraya gelip izlerdim, yanında bir eşi vardı. Hiç ayrılmazlardı, tıpkı insanların arasındaki aşk gibi… Bugün tek geldi bu ördek buraya, belli ki avcının biri dişisini öldürmüş, bu ördeğin.

Mia’nın göğsüne kıpkırmızı bir yağmur aktı o an. Kiyoshi’nin biraz önce öldürdüğü ördeği düşündü. Kendisini toparladıktan sonra Akira’ya güneş ve ayın ne demek olduğunu sordu.

Akira, başını güneşe çevirdi, parmaklarıyla güneşten bir tutam alıp, Mia’nın üstüne sürecek gibi güneşe yaklaştırıyordu, parmaklarını. 
- Sen kiraz çiçeğisin Mia, ben hem ay, hem de güneşim. Gündüzleri hep senin etrafında dolaşıp, seni ısıtmak isteyen güneşim. Ben uzaktan seni izlerim akşama kadar, seni izledikçe gökyüzü hep mavidir çünkü mutluluğun rengi mavidir. Ne zamanki akşam olur, o zaman da ay olup, seni o karanlık gecede gökyüzüne asılıp öyle korurum, çünkü sen geceden korkarsın. Gökyüzü geceleri simsiyah olur, gündüzlerin tam tersine… Mutsuz olurum, geceleri seni göremediğim için, işte o zaman gökyüzü karalara bürünür, benim seni göremediğim senden ayrı kaldığım anların yasını tutar. Bazen de sen ay olursun ben de güneş Mia. Sen kaçtıkça ben seni kovalarım. Mia’nın diz kapaklarından kulaklarına kadar bir titreme yayılmıştı, sesini kontrol ederek sordu. Bana ismini sonradan söyleyeceğin, kiraz çiçeğini koruyan, onun yerine rüzgara kendini diyet eden çiçeğin adı neydi peki?

Akira ellerini Mia’nın saçlarına sürdü, sihir gibi, büyü gibi sürdü…
Siyah gül… Dedi.

Mia, hiçbirşey demeden Akira’nın yanından ayrıldı. 
Evinin bahçesine tam gireceği sırada, ahşap balkonlarının hemen dibinde biten kiraz ağacının ona doğru uzanan dalında iri bir kiraz çiçeği gördü. Rüzgâr esiyordu ve kiraz çiçeği sağa, sola uçuşuyordu, tıpkı kendi gibi… 
Odasına girip, kimonosunun kollarını kesti, ninesine bağırdı

-Nine siyah gülü, buldum…

Kaan Murat Yanık







2 yorum:

  1. şahane bir öykü bu.
    akira be derin ne duyarlıymış.
    siyah gülün anlamı var demek ki.
    bi de mutluluk bence de sahiden mavidir.
    :)
    aferin be yazana.
    :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ben de mutluluğun mavi olduğunu düşünmüşümdür hep. Kaan Murat'ın kalemi cidden kuvvetli

      Sil