28 Tem 2013

Kaan Murat Yanık'tan Sakura...



SAKURA- KİRAZ ÇİÇEĞİ

Artık kimono giyme zamanı gelmişti, yirmi yaşına basan her genç kız gibi rengârenk kimonosunun ipek dokusunun kollarını, omzunu serinletmesinden pek memnun olmuştu, Mia. Osaka*’da Çiçek Bayramı’ydı o gün… Kiraz çiçeği, yabani lale, Japon gülü ve diğer çiçekler… Göz alabildiğince çok çiçek, zihnin algılayabildiği kadar çok renk vardı, orda. Kör ninesinin yanında oturup, ona etraftaki renk cümbüşünü anlatıyordu, Mia. Kimonosunun parmaklarına kadar uzanan geniş kollarından şikayet etmeye başlamıştı, şimdiden. 

- Nine kimonomun kollarını biraz kısaltalım.
- Evlenene kadar kısaltamazsın Mia, bu bir gelenektir. Sen söyle bana, siyah gül de var mı gördüğün çiçeklerin içinde ?
- Yok nine, ben hiç siyah gül görmedim. 
-Siyah gülü görmek çok zordur, onu görmek için bedeninle ruhunu savaştırmalı ve ruhunun kazanmasını beklemelisin, çünkü siyah gül efsanevi bir çiçektir.
-Söylediklerinden bir şey anlamadım, nine.
-Hissettiğin zaman anlayacaksın, Mia.

O gün ninesinin yanında oturmakdan, -kendini bildiği günden beri en çok sevdiği şeyden ilk kez sıkılmıştı. Beyaz porselen gibi parlayan yüzüne çarpan bahar rüzgarının verdiği dirilikle, koşmak, bağırmak, arkadaşlarıyla beraber olmak, belki de içten içe sakladığı şeyi, -evleneceği adamı- seçmek istiyordu.

Japon İmparatorluğu’nda yirmi yaşına gelen her genç kız gibi, kimonosunu giydiği gün, onunla evlenmek isteyen tâlipleriyle tanışacak ve on gün içinde hangisiyle evlenmek istediğine karar verecekti. Birinci tanıştığı erkeğin adı Kiyoshi’ydi, alnında mor renk bir bandajın üstüne dökülen uzun saçlarının bir ucu beline kadar uzanıyor, uzun boyu ve şık siyah çizmeleriyle diğer arkadaşlarının gözlerini ayırmadığı bir delikanlıydı. İkincisi ise Japon İmparatorluğu’nun Sarayı’nda minyatür ustası olan Ressam Toyo’nun oğlu Akira’ydı ki, o da babası gibi sarayda ressam olarak çalışıyordu, sapsarı yüzünde hemen dikkat çeken katran siyahı gözbebekleri, iri burnu ve çenesinin altında çıkmaya niyetlenip bir türlü bunu başaramamış gibi duran 4-5 tüyle pek de yakışıklı sayılmazdı. Elbette Mia’nın aklı Kiyoshi’deydi.

Kiyoshi Mia’ya demişti ki, sen uçurum kenarlarında açan papatyalara benziyorsun Mia, gözlerin, saçların, dudakların her biri ayrı bir çiçek, saçlarına dokunmak gözlerine bakarak şiirler okumak isterim, seni öpmek, seninle gölün kıyısında yürümek istiyorum.

Akira ise Mia’nın yüzüne çok bakmamıştı, ona kiraz çiçeğinin hikâyesini anlatmıştı kiraz çiçeğinin rüzgar eserken nasıl sağa sola eğildiğini, rüzgarın çok şiddetli estiği zaman kiraz çiçeğinin nasıl ağacın dallarını kendine siper edip orada büzüşüp rüzgarın geçmesi için dua ettiğini anlatmıştı, kiraz çiçeğini sarıp sarmalayacak onun narinliğini ve güzelliğini koruyacak tek bir çiçek vardı yeryüzünde… Onun adını bir gün sana söylerim dedi, Akira ve ekledi, güzellik geçicidir Mia, senin kolların, omuzların bir gün kiraz çiçeğinin kışı karşıladığı gibi büzüşecek solacak, aynaya baktığın zaman iç geçirdiğin, övündüğün porselen tenin kırışacak, göz kapakların moraracak, bu bembeyaz minik diri ellerinin üstünde sarı sarı benekler çıkacak, işte o zaman yürüdüğünde elini tutacağın başka bir ihtiyara ihtiyaç duyacaksın, ben sana ancak içimde biriktirdiğim renkleri verebilirim, Mia. Akira’nın söyledikleri ona çok ilginç gelmişti, bu adamın ninesi gibi düşündüğünü farketmişti.


Eve döndüğünde ailesini akşam yemeği için yere serdikleri ipek şiltenin etrafına çömelmiş halde buldu, yemekte miso çorbası, udon ve pirinç pilavi vardı. En sevdiği yemekler olmasına rağmen iştahsız iştahsız biraz miso çorbası içip, sofradan kalktı, annesinin sorması üzerine bugün yaşadıklarını kısaca anlattı. Odasına çekildiğinde, tavandaki pencereden gökyüzünü izlemeyi ve gecenin şarkılarını dinlemeyi çok severdi, yine öyle yaptı. Kyoshi’nın uzun saçlarını, güçlü kollarını ve pırıl pırıl siyah çizmelerini düşündü, bedeni kalkıp onun yanına koşmak ve kendini onun kollarına bırakmak istiyordu, ama ruhunun diplerinden bi yerlerden Akira’nın derin bakışları, kendinden emin konuşması ve ona anlattığı kiraz çiçeğinin hikâyesi akıyordu, masmavi bir ırmak gibi.

İçinde iki ses vardı, birincisi giyinik bir sesti ve Mia’ya diyordu ki, Kiyoshi’yi seç çünkü yakışıklı, daha ihtiraslı, güçlü ve senin dudaklarına şiirler yazmak istedi. İkinci ses çıplaktı, insanın doğduğu ve öldüğü günkü hâli gibi çıplak ve gerçek.. Akira’yı seç diyordu, çünkü o daha zeki, onun gözü güzelliğin ardındaki başka bir güzelliği görüyor, seni baştan çıkarmak için yalanlar konuşmak yerine senin yaşlanıp koca bir kadın olduğunda senin yanında olmayı ve içinde biriktirdiği renkleri vaad etti sana… Hem parmaklarında boyalar vardı; kırmızı, sarı, mavi, siyah… Parmakları tıpkı, Çiçek Bayramı’nın başlangıcındaki renk cümbüşü gibiydi. Sanki doğa, onun parmaklarında da vardı. Babam ne demişti: ” Bir erkeğin parmakları boyalıysa, o erkek sanatçıdır ve sanatçılar güzel buldukları herşeyi içlerine atarlar ve orada büyütürler, bir gün hakettiğini düşündükleri kadına vermek için.

İçinde konuşan iki sesle beraber, ruhu ve bedeni de çarpışıyordu Mia’nın, bu Kiyoshi ile Akira’nın da görünmez savaşıydı. 
Ninesi, ağır adımlarla ahşap koltuklarının başlarına dokuna dokuna Mia’nın yanına oturdu. Seksen yıllık hayatında gördüğü binlerce gecenin tüm yumuşaklığı avuçiçlerinde toplamıştı, pamuk tarlası elleriyle Mia’nın yüzünü, saçlarını okşadı. Mia, bunun ne anlama geldiğini biliyordu. Hem Kiyoshi’yi, hem de Akira’yı anlattı. Ninesi gözleri görüyormuş gibi, başını Mia’nın tavanından içeriye dökülen yıldız gölüne kaldırdı, bir süre hiç konuşmadan öylece durdu ve ”Yarın Kiyoshi’ye ve Akira’ya güneşle ayın ne demek olduğunu sor ve gel bana anlat” deyip, küçük adımlarla yine ahşap koltuk başlarına dokuna dokuna odanan çıktı.

Mia, kırmızı kimonosunu giyip, Kiyoshi ile dün konuştukları büyük gölün kıyısına gitti. Delikanlı gölün üstünde süzülen yaban ördeklerini hedef almış, elinde tuttuğu yayı geriyordu. Mia’yı fark ettiği an, başparmağının etli kısmını hasrettiği oku bir yaban ördeğinin boğazına sapladı. Ördek duru suyun üstünde feryad-figân bir süre çırpındıktan sonra, yanındaki ördeğe bakıp suya düştü. Bu görüntü bir an, Mia’nın içini ürpertti. Ninesi zamanında Mia’ya yaban ördeklerinin hikâyesini anlatmıştı. Kiyoshi, biraz önce yaban ördeğinin boğazına sapladığı okun memnuniyeti ve böbürlenmiş bakışlarını Mia’nın gözlerine dikti. Mia farketmişti ki, bu adamın gözleri gölün kıyısındaki su kadar dayaz, sığ…
Bana güneşle ayı anlatır mısın Kiyoshi dedi, Mia. Delikanlı büyük bir kahkaha attıktan sonra, güneş güneştir, ay da ay… Biri gündüzün diğeri de gecenin ışığıdır.

- Peki ben ayamı benziyorum güneşe mi? 

Elbette, güneşe, Mia. Çünkü dudakların güneş renginde, kırmızı ve sıcak duruyor. Mia, Kiyoshi’ye veda edip, Akira’nın yanına gitti. Delikanlı, başında simsiyah ipekten bir bez vardı, rüzgar estikçe, Akira’nın saçlarına bağladığı bez, havayı silleliyordu, ninesinin anlattığı masallar geldi gözlerinin önüne, Akira ninesinin anlattığı masallardaki kahramanlara pek benziyordu. Akira, elinde fırçalarıile gölün batı tarafında oturmuş, resim çiziyordu, Mia’yı görünce ayağa kalktı, başıyla hafif bir selam verdikten sonra, Mia’yı karşısına oturttu. Gözleri yine derindi Akira’nın, gölün kıyısındaki sular gibi değil, gölün en derin yerindeki karanlık sular gibi uçsuz bucaksızdı. Mia ona ne çizdiğini sordu.

-Gölün kıyısına yakın bir yaban ördeğini gösterdi Akira. Şu yaban ördeğini görüyor musun ? Tek başına boynu bükük kıyıda ölü gibi duranı.

Evet dedi, Mia.

İşte o ördeğin resmini çiziyorum, belli ki ruhunda, insanın içindeki derde benzer bir derdi var. Onun hüzünlü hâlini çiziyordum, dedi. Mia, şaşırdı, bir ördeğin hüzünlü olduğunu nasıl anlayabilirsin, ördeklerin duyguları var mıdır diye sordu?

Akira, Mia’nın gözlerinin içinde yürüttü gözlerini. Ördekler tek başlarına yaşayamazlar, Mia dedi. Resmini çizdiğim ördeği her gün buraya gelip izlerdim, yanında bir eşi vardı. Hiç ayrılmazlardı, tıpkı insanların arasındaki aşk gibi… Bugün tek geldi bu ördek buraya, belli ki avcının biri dişisini öldürmüş, bu ördeğin.

Mia’nın göğsüne kıpkırmızı bir yağmur aktı o an. Kiyoshi’nin biraz önce öldürdüğü ördeği düşündü. Kendisini toparladıktan sonra Akira’ya güneş ve ayın ne demek olduğunu sordu.

Akira, başını güneşe çevirdi, parmaklarıyla güneşten bir tutam alıp, Mia’nın üstüne sürecek gibi güneşe yaklaştırıyordu, parmaklarını. 
- Sen kiraz çiçeğisin Mia, ben hem ay, hem de güneşim. Gündüzleri hep senin etrafında dolaşıp, seni ısıtmak isteyen güneşim. Ben uzaktan seni izlerim akşama kadar, seni izledikçe gökyüzü hep mavidir çünkü mutluluğun rengi mavidir. Ne zamanki akşam olur, o zaman da ay olup, seni o karanlık gecede gökyüzüne asılıp öyle korurum, çünkü sen geceden korkarsın. Gökyüzü geceleri simsiyah olur, gündüzlerin tam tersine… Mutsuz olurum, geceleri seni göremediğim için, işte o zaman gökyüzü karalara bürünür, benim seni göremediğim senden ayrı kaldığım anların yasını tutar. Bazen de sen ay olursun ben de güneş Mia. Sen kaçtıkça ben seni kovalarım. Mia’nın diz kapaklarından kulaklarına kadar bir titreme yayılmıştı, sesini kontrol ederek sordu. Bana ismini sonradan söyleyeceğin, kiraz çiçeğini koruyan, onun yerine rüzgara kendini diyet eden çiçeğin adı neydi peki?

Akira ellerini Mia’nın saçlarına sürdü, sihir gibi, büyü gibi sürdü…
Siyah gül… Dedi.

Mia, hiçbirşey demeden Akira’nın yanından ayrıldı. 
Evinin bahçesine tam gireceği sırada, ahşap balkonlarının hemen dibinde biten kiraz ağacının ona doğru uzanan dalında iri bir kiraz çiçeği gördü. Rüzgâr esiyordu ve kiraz çiçeği sağa, sola uçuşuyordu, tıpkı kendi gibi… 
Odasına girip, kimonosunun kollarını kesti, ninesine bağırdı

-Nine siyah gülü, buldum…

Kaan Murat Yanık







26 Tem 2013

Beni Biraz Anlasaydın...




Beni biraz anlasaydın darılmazdık 
Bana biraz katlansaydın ayrılmazdık 

Belki sevmek yetersiz 
Belki bu aşk kadersiz 
Bir bilseydik şimdi biz ağlamazdık 
Anlasaydık belki de ağlamazdık 

Düşünceler ümitsiz 
Kelimeler yetersiz 
Talihsiz bu aşk talihsiz 

Hani mâzi bağlıyordu 
Anılar hep ağlıyordu 
Hani gönlün seviyordu 

Beni biraz anlasaydın 
Darılmazdık 
Bana biraz katlansaydın 
Ayrılmazdık



Böyle mi tanıdın 
Böyle mi anladın 
Yıllardan beri beni 
Kolay mı ayrılık 

Unutmak veda etmek 
Terk etmek seni 
Ömrünce ızdırap 
Ömrünce bin çile 

Çekmek istemiyorsan 
Son bir defa daha 
Dinleyip de öyle git 
Sevdiğim beni 

Hala seni seviyorum 
Mutluluğum diyorum 
Ayrılık zor biliyorum


Rafet El Roman'dan dinleyelim.



Orhan Gencebay'dan dinlemezsek olmaz hani...



22 Tem 2013

Bak. Orda insanlık ölüyor...



Söylesene çok mu hayal kuruyorum?
Masallara çok mu inanıyorum.
Bir öykü yazmak istiyorum.
Her şey olsun.
Hiçbir şey olmasın.
Prenses olmak istiyorum.
Ah bu fiiller.
Ah bu istemler.
Gözlerin gözlerime değmeden de felaketim olur ağlardım.
Söylesene gözlerin ne renk?
Peki ya adın ne?
Ne çok soru sordum değil mi?
Bay Karamel'i merak ediyorum. Altın Tuz kitabını da. Bana anlatır mısın hikayeyi?
Deniz kızı.
Deniz halkı.
Su şeytanı.
Ve tuz.
Ve şarkı.
Hiç olmamış gibi.
Sahi sen var mıydın?
Korkuyorum.
Sen yoksun.
Yanıyorum.
Sen yoksun.
Mutluyum.
Sen yoksun.
Dünya acı çekiyor.
Sen yoksun.
Söylesene.
Superman ya da Prens ya da Şovalye ya da Samuray ya da bilmem ne olup Dünyayı kurtarır mısın?
Bak. Orda küçük bir çocuk ağlıyor.
Kimsesiz. Yalnız. Üzerinde kan var.
Bak. Orda bir çocuk ağlıyor. Babasının cesedi üzerinde.
Bak. Orda bir çocuk ağlıyor. Çırılçıplak. Masumiyetini çalmışlar.
Bak. Burda ben yazıyorum. Ve korkuyorum.

21 Tem 2013

Şimdi ölsem...



Şimdi ölsem.
Sessizlik kaplar odamı.
Önce.Sonra çığlık çığlığa.Sonra yine sessizlik.
Yanar kitaplar.
Baykuşlar özgür kalır.
Oyuncaklar büyüden kurtulur.
Şarkılar son bulur.
Şimdi ölsem. Kahve kokusunu yitirir.
Çikolata tutkusunu kaybeder.
Şimdi ölsem defterler yarım kalır.
Sözcükler tutsaklıktan kurtulur.
İlham perileri melodilerini kazanır.
Şimdi ölsem.
Yüzündeki tebessüm donar mı?
Hayallerin kaldığı yerden devam eder.
Pembe panjurlu ev kurarsın.
Merak etme. Hayalet olmam.
Şimdi ölsem. Neye yarar...

20 Tem 2013

Big Fısh



Yönetmen :Tim Burton

Yapımcı:Bruce Cohen
Dan Jinks
Richard D. Zanuck

Senarist :John August &
Daniel Wallace (roman)

Oyuncular :Ewan McGregor
Billy Crudup
Albert Finney
Jessica Lange
Alison Lohman
Matthew McGrory
Helena Bonham Carter
Steve Buscemi
Danny DeVito

Türü :Drama
Fantastik
Komedi

Süre:125 dk.

Bir Tim Burton yapımı daha (: A.Ali Ural Hocam önermişti bu filmi. Romanı duymuştum elbette. Filmi de tabi ki ama izlemek kısmet olmamıştı. Aslında filmi izleyeli bir iki ay kadar oluyor ama henüz yazabiliyorum buraya. Edward Bloom'un harika hayat hikayesi. Yani izlerken evet tamam bunların hepsi bir masal da peki nasıl da uydurulmuş bir masal! Şaşıp kaldım. Çok güzeldi. İnanılmaz büyük bir zekanın eseri olduğu belli...

Filmin konusu ne kadar da kuru ve yavan anlatılmış...

William, babası amansız bir hastalık nedeniyle ölüm döşeğinde olduğu için, evine geri döner. Babasını yakından tanımak için, renkli bir kişiliği olan adamın gençliğinde yaşadıklarına dair öyküler toplamaya başlar. Babasının, gençliğinde gezgin bir satıcıyken yaşadıkları bir bulmacanın parçaları gibi yerine oturacak ve anlaşılması güç olan adamın yaşamını en masalsı yönüyle zaferleri ve zaaflarıyla ortaya çıkaracaktır.

Filmin konusu bu yazılanlar olabilir ama film bu değil, gerçekten. İzleyin. Mutlaka izleyin...



'' - Çok büyüğüm.
- Belki de büyük değilsin.  Belki bu kasaba küçük.''


'' - Beni tanımıyorsun bile.
- Tanımak için koca bir ömür var.''

Helena Bonham Carter'ın canlandırdığı Jenny en sevdiğim karakter oldu... Ah küçük Jenny...





Cadı olmak da yakışmış ama Helena'ya ((:





Elbette büyük aşk da çok güzeldi. Nergisler...


İzlemeniz şiddetle tavsiyedir ((:

















Dhobi Ghat




Yapım: 2010 – Hindistan
Tür: Dram
Süre: 101 dk.
Yönetmen: Kiran Rao
Oyuncular: 
Aamir Khan,Prateik Babbar,Monica Dogra,Kriti Malhotra,Danish Hussain
Senarist: 
Kiran Rao
Konusu: Mumbai'de farklı yaşam biçimlerine ve geçmişlere sahip olan,şans eseri hayatlarının kesiştiği 4 kişinin hikayesini anlatan bir film.Arun Yalnız bir ressam.Shai bankacı - tutkulu bir fotoğrafçı.Munna aktör olmak isteyen bir çamaşırcı.Yasmin yeni evli kardeşi için video çeken bir kadın. Film Yasmin'in kardeşine yeni geldiği Mumbai'yi videoya alarak anlatması üzerine başlayıp,Arun'un yeni evine taşındıktan sonra da dolapta bulduğu üç video kaseti üzerine devam eder.

Kaynak:Sinemalar.com



Çok severek izledim. Dhobi Ghat. Mumbai Günlükleri. Aamir Khan olacak da güzel olmayacak zaten di mi (: Sevmeyenleriniz vardır belki ama ben çok seviyorum. Çok da beğeniyorum. Bu film hepsinden başkaydı ama. Tür dram diyor evet. Dram ama. Sanat filmiydi sanki aynı zamanda da. Zenginlerin, sanatçıların bohem hayatına yer veriyordu biraz. Gece hayatı mesela. İçki tüketiminin aşırılığı.

4 farklı karakter üzerinden harika bir Mumbai filmi diyebiliriz.


Arun. Ressam. Sanatsal kaygıları var. Resim yapabilmek için ilhama ihtiyacı var. Yasmın'in kolyesini boynuna takışını unutamıyorum mesela...




Shai. Bir iş kadını. Zengin kızı. Aşkı ve mutluluğu arıyor. Arun'a aşık oluyor ama bir yandan da Munha var. Munha Shai'ye aşık oluyor. Geçirdikleri keyifli dakikar çok hoştu.



Munha. Aktör olmak isteyen genç bir çamaşırcı. Küçükken ailesinin yanından kaçıp Mumbai'ye geliyor. Shai'ye aşık oluyor. Ama konumunun da farkında. Zor zamanları oluyor.




Yasmin. En sevdiğim karakter. Arun'un bulduğu kamera kayıtlarından tanıyoruz yalnızca. Öyküsü yarım yamalak. Yalnız ama yapayalnız bir kadın. Yaşamasını ve Arun'la beraber olmasını çok istedim ama malesef olmadı /:

Film Mumbai'yi 4 karakter üzerinden çok güzel anlatmış. Hindistan'ın ne kadar karışık olduğunu biliyoruz. Bu kültür ve insan mozaiğini çok hoş anlatan güzel bir film.

Film boyunca beni en çok etkileyenler Arun'un sanat sancıları. Yazma konusunda sıkıntı yaşadığım için olsa gerek (: Ressam olmaya çok merak saldım Arun sayesinde ama tabii ki de yeteneğim sıfır olduğu için merak olarak kaldı.

Yasmın'in yaşadığı yalnızlık. Eşinden çekinmesi. Eşi olmadan dışarı çıkma noktasındaki yaşadığı sıkıntılar. Eşinin ilgisizliği. Ve aldatması. Feminist duygularıma hitap eden noktalar oldu elbette ki.

Ve Mumbai'deki yoksul insanlar... Zayıflıkları, korunaksızlıkları... Korkunçtu. Bu da 'insan' olduğum için etkiledi elbette...






Tim Burton - Filmografi



Ben sevdim bu videoyu (:


İstiridye Çocuk Dışarı Çıkıyor

İstiridye Çocuk Cadılar Bayramı'nda,
İnsan kılığına girmeye karar verdi.




İstiridye çocuğun hüzünlü ölümü


Bir D&R alışverişi daha. Ruksu'yla avm'ye gitmiştik. Huyumdur ihtiyacım olmasa da sürüklerim yanımdakileri D&R'a. Sonra gittim bunları aldım. Ben Tim Burton hayranıyımdır da. 6:45 yayınlarının da hayranı oldum (:


'Yüzümüzde asılıp kalacak gotik bir gülümseme...' Arka kapak yazısı sadece bu cümleden oluşuyor (:
Hayal Kahvem'im bir yazısında görmüştüm bu kitabı. Çok merak etmiştim ama sonra unutup gitmişim. D&R'da Tim Burton defterlerini görünce aklıma geldi. Ve hemen sorup aldım. Son bir tane kalmış şansıma (: Çizimleri de Tim Burton'a ait olduğunu biliyorum yanılmıyorsam. Kısacık öyküler çizimlerle desteklenmiş. Çok sevdim ki (:


Bayankuş'um ne tatlı çıkmış di mi. Bir gün size Marilyn sevgimden de bahsetmeliyim sankim (:



Bu büyük boy olan defter. Arka kapağında 'Mumya Çocuk' şiiri var. Sayfalar 'İstiridye çocuğun hüzünlü ölümü' kitabından sayfalarla süslü.


Diğeri de daha küçük boy. O da yine aynı dizaynda. İkisini de niye aldım bilmiyorum neredeyse aynı. Ama pişman değilim (: Tim Burton yapımlarının hepsini izleyip sonra büyük boy deftere notlar alacağım. Hatıra olarak kalacak elbette (:



Benim sıralamam kesinlikle bu değil (: İzlemek istediğim filmleri izledikten sonra ben de kendi sıralamamı yaparım ((:

Kitaplar yine pek sevgili kitaplar

Kitap okuyorum elbette ama istediğim hızda değil. Oruçken sabah okursam okuyabiliyorum öğleden sonra kafam hiçbir şey almıyor :D Şimdiye kadar 4 kitap okudum 5.sini okumaktayım. 4 kitap diyorum ama bir kitap altında 3 kitabı toplamışlar. Diğer bir litapta da 2 kitabı toplamışlar. Yani normal şartlarda 7 kitap okumuş oluyorum :D Ama kısa kısa hepsi (: Hadi kitaplarımızı tanıyalım (:


İstanbul Üniversitesi'nin oralarda Esnaf Hastanesi'nin arka tarafında Aydın Fotokopi'nin yan ilerisinde bir Kitapçı Ahmet var. Gidin oraya tamam mı? İkinci el harika kitaplar buluyorsunuz cidden. En son beni sinirlendirdi oradaki abi. Kitap sipariş ettim 7-8 adet. Getirmedi. Sipariş vermektense bulunan kitapları almak daha mantıklı oradan. Sinirlendirdiyse sinirlendirdi napim. Çok seviyorum ki ben orayı. Varlık yayınlarının 50'lerde 60'larda bastığı kitaplar daha doğrusu hazineler var orada. Antika eserler, kıymetlimler. Üç kitap aldım Varlık yayınlarından olan. İstanbul'a gidim almaya devam etcem ((:


Mihail Zoşçenko'nun Sinirli İnsanlar'ı. Kitapçı abi mutlaka okumalısın dedi ben de aldım. Okudum. 3 tl'ye aldım galiba. İlk başta 'Sinirli İnsanlar' diye uzun bir öykü var. Sonraki öyküler daha kısa. Rusya'da geçen öyküler. Komünizm baya tiye alınmış. Övülüyormuş gibi gösterilip yerilmiş. İroni başarılı kullanılmış sanki. Ama yine de çok ahım şahım bir kitap değil. Ama insanların o ilginç, saçma yönleri güzel verilmiş. Sıkılmadan okudum ama çok sevmedim (:


Saatim de çok yakışıklı çıkmış hani (:



Bunu da 2 ya da 3 tl'ye aldım sanırsam. O.Henry'i okumayı çok istemişimdir. İlk öykü Son Yaprak hüzünlü bir sona sahip. Amerika'yı ve insanlarını dönemiyle birlikte güzel anlattığını düşünüyorum. O.Henry'nin kalitesini bilirsiniz elbette (: Bir Harlem Faciası çok ilginç bir öyküydü. Mrs.Cassidy ve Mrs.Fink arasında geçen bir diyalogla başlar. Mr.Cassidy karısını dövmektedir ama sonrasında affedilmek için hediyeler almaktadır. Mrs.Cassidy bundan çok mutludur kendini değerli hissetmektedir. Cumartesi gecesi yediği dayağı bir hafta boyunca mutlu mesud günler ve geceler pahalı hediyeler izlemektedir. Mrs.Fink bu durumu kıskanır çünkü eşi kendisine asla el kaldırmadığı gibi hediyeler alıp tiyatroya yemeğe de götürmemektedir. Bir gün Mr.Fink'i sinirlendirip kendisini dövmesini sağlamaya çalışır.Ama adam asla dövmez :D Çamaşır yıkamaktan bıktığı için bağıran karısını dövmek yerine çamaşır yıkamaya başlar ((: Güzel bir kitaptı. Okumanızı tavsiye ederim.




Göç Zamanı'nı daha önce okumuştum ama diğer iki kitabı 'Bir Çınar Vardı' ve 'Papağan Dedi Ki' yi okumamıştım. Bahaeddin Özkişi'nin çok hoş bir üslubu var. Çok sevdim. Okumanızı tavsiye ederim.



Çok önce aldığım ama okumadığım kitaplardan. Dostoyevski'nin iki kitabını bir kitapta toplamışlar. Beyaz Geceler'i okumamı Fatma Unnim hep söylemiştir. Sonunda başardım Fatma Unnim! ((: Tabii ki çok beğendim... Sonu istediğim gibi bitmedi ama -.- Uysal Kız da çok hoştu. Bir sürü ilham topladım (: İkisini de okumalısınız kiii.



Ve Mutlu Prens. Oscar Wilde'ı ilk defa okuyorum. Henüz çok başlardayım. Yeniden yorumlarım bitirince. Şimdilik bu kadar (: Bunu da 2 ya da 3 tl'ye aldım.

Bir mim daha


GEB


Geçenlerde Su Abla mimlemiş beni. Gecikmeli de olsa yazdım şükür (: Keyifli okumalaaar.

Ben kimim ?
GEB. Gamlı Bayankuş. Uzaylı. Fantastik insan. Gizem'li ((: Sözcük olup kiraz çiçeklerine karışmak isteyen bir deli. Kaç yaşında olduğumu hala anlamıyorum 20 diyorum ama ben :D Şundan gün aldın ama şu yaştasın olaylarına hiç gelemiyorum. OMA! Artık yaşımın ilk hanesi 1 değil 2 oldu o.O Neyse neyse ((: Adanalıyım Adana aşığıyım.İstanbul da ikince sevdam İstanbul'da eğitim hayatımı sürdürüyorum. Yazar olmak istiyorum. Baykuş delisiyim. Harry Potter ilk aşkım. Bu kadar yeter heralde (:

Blogunun adı nereden geliyor ?
Mmm.Lise yıllarımda şiir yazmaya merak saldım ama çok şükür bıraktım.Şiir kesinlikle bana göre değil :D Şiir yazarken farklı tamlamalar kurmaya özendim Servet-İ Fünuncular ya da II.Yeniciler gibi :D Vanilya çok sevdiğim bir aromadır. Bana huzur ve mutluluk verir. Vanilya kokulu umutlar bir şiirim esnasında oluştu. Blogum da bana huzur ve umut olsun diye adını 'Vanilya Kokulu Umutlar' koydum ((:

Blog açmaya nasıl karar verdin ?
Nasıl bulduğumu hatırlamıyorum ama Masallar Mavidir'i buldum internette dolaşırken. Neden benim de bir blogum olmasın ki dedim. Şiir yazıyordum. Öykü de yazacaktım. Bunları blog sayesinde insanlarla paylaşabilirdim. Sadece yazı da değil film kitap yorumları yapabilirdim. Eh kitap-film çılgını olunca (:

Neden yaşam blogu ?
Hayatın içinden olmak (: Hayatta her şey olabileceği için blogumda da her şeye yer verebilirim (:

Kişiliğim ?
Kesinlikle hayalperestim! Bir de tabi duygusal. Çok da üşengecim. Birisinden nefret edersem ömür boyu sürer. Nefretimi kazanmayın aman ha! (: Aileme, evime, arkadaşlarıma çok düşkünüm. Sürprizlere bayılırım. Sürpriz yapmasını da severim hani (: Yalnızlığı sevmezdim önceleri ama artık çok seviyorum yalnızlığı. İstanbul sağolsun kalabalığından bıktım :D

Hoşlandıklarım ?
Baykuşlar. Dostlar. Çikolata, kahve, vanilya. Aşk (: Kitaplar, filmler, öyküler, animeler... Düşünceli insanlar.  Vampirler, kurtadamlar, cadılar, fantastik dünyalar :D

Hoşlanmadıklarım ?
Samimiyetsiz ve yapmacık insanlardan nefret ederim. Kendini beğenmişlerden de. Benim sevdiğim kişileri ya da 'şeyleri' aşağılayan, küçümseyen insanlardan hiç hoşlanmam. Sevmezsen sevmezsin ama niye hakaret ediyorsun ki -.- 

En çok sevdiğim makyaj malzemelerim :
Makyaj. O kadar nadir yapıyorum ki. Ama maskaraya bayılırım (: Kozmetik ürünü olarak çevirsek soruyu? :D Rosense ürünlerine bayılıyorum. Temizleme köpüğü-tonik-peeling. Üçünün hastasıyım (:

Çantamda olmazsa olmazım :
İlk başta defter-kalem-kitap üçlemesi (: Sonra peçete-ıslak mendil-iğne kutum. Mide bulantısını fiziksel ve psikolojik olarak yaşama ihtimalim oldukça fazla olduğu için mide bulantı ilaçlarım. Ve mide bulantısına iyi geldiğini tasdikle onayladığım çubuk kraker :D

En son okuduğum kitap :
Bahaeddin Özkişi-Bir Çınar Vardı
Şimdi de Oscar Wilde'ın Mutlu Prens'ini okuyorum.

Sıra benim mimlemem de değil mi? O zamaaan Aysekalibur'u seçtim ki ((:

16 Tem 2013

Song of Joy



have mercy on me, sir
allow me to impose on you
i have no place to stay
and my bones are cold right through
i will tell you a story
of a man and his family
and i swear that it is true

ten years ago i met a girl named joy
she was a sweet and happy thing
her eyes were bright blue jewels
and we were married in the spring
i had no idea what happiness and little love could bring
or what life had in store
but all things move toward their end
all things move toward their their end
on that you can be sure



then one morning i awoke to find her weeping
and for many days to follow
she grew so sad and lonely
became joy in name only
within her breast there launched an unnamed sorrow
and a dark and grim force set sail
* farewell happy fields *
* where joy forever dwells *
* hail horrors hail *

was it an act of contrition or some awful premonition
as if she saw into the heart of her final blood-soaked night
those lunatic eyes, that hungry kitchen knife
ah, i see sir, that i have your attention!
well, could it be?
how often i've asked that question
well, then in quick succession
we had babies, one, two, three

we called them hilda, hattie and holly
they were their mother's children
their eyes were bright blue jewels
and they were quiet as a mouse
there was no laughter in the house
no, not from hilda, hattie or holly
"no wonder", people said, "poor mother joy's so melancholy"
well, one night there came a visitor to our little home
i was visiting a sick friend
i was a doctor then
joy and the girls were on their own


joy had been bound with electrical tape
in her mouth a gag
she'd been stabbed repeatedly
and stuffed into a sleeping bag
in their very cots my girls were robbed of their lives
method of murder much the same as my wife's
method of murder much the same as my wife's
it was midnight when i arrived home
said to the police on the telephone
someone's taken four innocent lives

they never caught the man
he's still on the loose
it seems he has done many many more
quotes john milton on the walls in the victim's blood
the police are investigating at tremendous cost
in my house he wrote * "his red right hand" *
that, i'm told is from paradise lost
the wind round here gets wicked cold
but my story is nearly told
i fear the morning will bring quite a frost

and so i've left my home
i drift from land to land
i am upon your step and you are a family man
outside the vultures wheel
the wolves howl, the serpents hiss
and to extend this small favour, friend
would be the sum of earthly bliss
do you reckon me a friend?
* the sun to me is dark *
* and silent as the moon *
do you, sir, have a room?
are you beckoning me in?

***

afedersiniz bayım,
fazla değil 2 dakikanızı alacağım.
kalacak bir yerim yok
ve üşüdüm iliklerime kadar.
izin verin, size bir hikaye anlatayım şimdi
bir adam ve ailesi hakkında...
ve bayım
üzgünüm ama tamamen gerçektir bu!!

bundan 10 yıl önce, joy adında bi kızla tanıştım,
tatlı ve neşeli bi kız.
gözleri parlak mavi mücevherler gibiydi
ve evlendik, bahardı yanılmıyorsam.
çok aşık değildim ama mutluydum deliler gibi,
kim bilir bu iki duygunun birlikte ne getireceğini?
ya da kaderin bize ne göstereceğini?
ancak her şey sona doğru ilerler
kuraldır bayım
her şey, sona doğru ilerler
buna emin olabilirsiniz...

derken ağlama sesleriyle uyandım bir sabah.
ve ardındaki bir çok sabah daha...
gitgide üzgün ve yalnız bir kız oldu.
joy (ing. neşe) yalnız isminde kalmıştı artık.
göğsüne kurulmuş tarifi imkansız bir acı
ve karanlık ve kederli dokunuşlar başladı sonra...
-hoşçakalın mutlu kırlar
joy sizin topraklarınızda artık
merhaba dehşet, merhaba-

bir pişmanlık jesti miydi, 
ya da aptalca bir önseziydi belki kimbilir...
tıpkı kalbini bastırdığı kanı gördüğü, o son gece gibi
hatırlıyorum
o delirmiş gözler!!...
ah, o aç ekmek bıçağı!!...
vay! bakıyorum dikkat kesildiniz bayım...
peki mümkün müydü bu?
çook kere sordum bu soruyu
ardından hızlı geçti zaman
ve çocuklarımız doğdu
ardı ardına...

kızlarım, hilda, hattie ve holly
tıpkı anneleri gibiydi...
gözleri parlak mavi mücevherler,
ve bir fare kadar sessizler...
kahrolası evin içinde tek bir kahkaha bile yok!!
hayır üçünden de tek bir tebessüm bile!!
insanlar "takma kafana" diyorlardı,
"joy sadece fazla melankolik, başka bi şey yok"
sonraa... bir konuğumuz vardı evde
bense hasta bir arkadaşımı ziyarete gitmiştim
ah, afedersiniz söylemeyi unuttum
doktorum ben...
joy ve kızlar ise yalnızlardı o gece.

geldiğimde joy u bağlamışlardı
ve ağzında bir tıkaç... vardı...
defalarca. defalarca bıçaklamışlardı.
bıçak yarası vardı, her yerinde
ve bir uyku tulumu içindeydi.
ve beşiklerinde... çocuklarım...
beşiklerinde...
ölmüşlerdi, çalınmıştı hayatları.
tıpkı anneleri gibi ölmüşlerdi,
tıpkı... benzedikleri...
anneleri gibi!
eve geldiğimde gece yarısıydı.
ve polisi aradım hemen.
bir adam, tam dört masum canı almıştı.

hiç yakalayamadılar adamı.
hala da kayıp...
söylenenlere göre bayım
sonra pek çok kişiyi daha öldürmüş.
ilginç bi adam bayım, dinleyin.
kurbanın kanıyla, duvarlara john milton şiirlerinden
alıntılar yazıyormuş.
benim evimde de vardı.
-adamın kızıl sağ eli- yazıyordu
paradise lost (cennet kayboldu) tan bir alıntı dediler bana.
bayım, bu rüzgar gitgide üşütmeye başladı beni,
fakat hikayem de, nerdeyse bitti...
allah kahretsin, 
yarın çok soğuk olacak gibi...

ve bayım...
terkettim evimi
herrryeri dolaştım.
şimdi kapındayım ben ve bir aile babasısın sen...
dışarda akbabalar dönüyor
ve kurtlar bayım, kurtlar uluyor
yılanlar tıslıyor...
ve dostum, hadi yaptığın şu iyiliği uzatalım biraz!!
tüm dünyevi mutluluklarının toplamı bu...
beni hala arkadaşın mı sanıyorsun?!?!
-gün ışığı, dipsiz karanlıklar bana.
ayı ışığı mutsuz sessizlikler bana.-
bayım, fazla odanız var mı?
ne, beni içeri mi çağırıyorsunuz?!!