23 Eki 2012

Harry Potter ve Düğün

Harika ama harika ötesi!!

Daha önceleri aklıma gelirdi ama böyle bir şey yapanı görmemiştim. Aklıma geldi bir bakayım dedim google'a harry potter wedding yazdım. Siz de yazıp bakabilirsiniz ne kadar hoş düzenlemeler yapmışlar arkadaş ya! Organizasyon şirketlerini ve evlenen çiftleri alkışlıyorum. Bayıldım bayıldım bayıldım. Ah keşke benim de böyle bir imkanım olsa :D Ama nerde bizim Türk erkeklerinde o düşünce :P Hadi Türk erkekleri tamam dese ya aileler, eş dost, akraba, konu komşu bla bla bla -.-'

Neyse moral bozmadan, belki olur ümidiyle yaşasam. Daha yaşım kaç başım kaç ((:


Böyle evlenme teklifine nasıl hayır denir ki :D


Snitch'li evlenme teklifi!!! Hayır denir mi hiç buna :D



Davetiyeleri böyle yapmışlar işte. Başka da var da ben en çok bunları beğendim (:


Düğün alanına da böyle gelmeli. Müzik de http//fizy.com/#s/16qfko bu olmalı :D


Haha asalar filan harika. İlk dans için de şu müzik harika olur. Harry Potter Melez Prens'ten bir müzik http//fizy.com/#s/185j7e



Masa düzeni böyle olur işte ((: Masalar da. Of Seçmen Şapkaaaa, asalaaar (:


Kaymak birası, balkabağı suyu ((: Kaymak birası biradan yapılmıyor bu arada :D İçeceklerden birisi ateş viskisi olmalı.


İmzalar da böyle atılır :D Kuş tüyü kaleeem



Karakterlerin de isimlerini asmışlar ne ka güzel Ya Rabb'im. Saygı ve sevgi sonsuz işte Harry Potter'a :D


Davetiye, hatıra, sandık ((:


Güzel bir fotoğraf olmuş (:


Sihirli ve gizemli bir obje. Bakın orda bir hilal vaaaar (:



Herkes asalarını sallayıp sihir yapsınlar bakalım.Tılsım yapıp evlenen çifti koruyun ((:



Baykuşlar her yerdeeeee. Harry Potter temalı bir düğünde baykuş her yerde olmasın da nolsun. Şu ışıklandırma baykuşa bayıldım doğrusu.Bahçeli bir evim olursa düşünmeliyim di miiii??


Balkabağı olmadan olur mu di mi ama ((:


Böbrekli börek nerde göremedim, soğan yanisi, et yahnisi de olmalı. Sonracığıma balkabaklı turta, çikolatalı puding ((:


Snitch'li pasta mü-kem-mel!!!


Aşk iksiriii!!


Felix Felicis, İyi Şans İksiri. Melez Prens'ten hatırlarsınız ((:


Bertie Botts'un Her Tattan Fasulyeleri. 260 çeşit lezzet sayılmış. Sümükten kirli çorap tadına kadar iğrenç lezzetler dışında ruh, yel değirmeni, ruh öpücüğü gibi ilginç tatlar da var. Dumbledore bir keresinde kulak kiri tadında yediğini söylemişti :D


Fışırdayan vız vız ((:



Ne kadar da güzel olmuş değil mi ((:



Ben de istiyoruuum :D


Nütfen nütfen nütfen benim de olsun bu kolyeden. Snitch kolye. Nütfeeeeeeeeeeen!!


Havada asılı mumlar da yapmışlar ((:


Harry Potter serisinin ve sihir dünyasının yeri bende apayrıdır, bir başkadır. Bana yaşattığı güzellikler, hissettirdiği duygular, verdiği dersler yaşamım boyunca hep aklımda ve de kalbimde olacak. Kitaplar ve filmler hep başucumda olacak ((:

Belki bir umut diyerekten yazımı sonlandırıyorum.

Mutlu kalııııın!!







20 Eki 2012

Geçmişten koparılıp şimdiyle süslenmiş bir gün



Elimde toz kalıntıları. Ha hapşurdum ha hapşuracağım derken soluk soluğa koşturuyorum.

Gözlerime değiyor yüzlerce isim. Elim bir ona gidiyor bir buna. Uzaktan bakmakla olmuyor. Şöyle uzun uzun duruyorum olduğum yerde. Hatta tabure olsa da otursam biraz diye düşünüyorum.

Sonbaharın tarçın serptiği kitap kokusu. Nerede miyim ben? Tabi ki Sahaf Festivalinde. Beyoğlu, Tepebaşı. Sonbahara rağmen yaz çalımında bir hava. Güneşin acıması yok, kitaplara rağmen.

İlk uğradığım stantta el yazmaları, eski yazılar, divanlar... Ciltlenmiş eski kitaplar, dokunmaya kıyamadığım. Kokluyorum öylece uzaktan. Fuzulî divanına bakıyorum. Ellerim dolaşıyor sayfalarında. Kitabı kapatırken gözlerimi de kapatıyorum. Kırk bin bir rahmet ruhuna.

Stantların ortasında durup o anın büyüsüne kapılmak... Geçmişin büyüsü. Toz kokusu ve elimdeki tozdan kaynaklanan hissiyat rahatsız etmiyor. Tersine huzur kaynağı.

Kulağıma bir yerlerden değen Zeki Müren'in sesi. Bana gülümsüyor işte orada. 
Siyah beyaz fotoğraflar arasında yeniden yaşıyorum Asiye'nin aşkını. ''Selvi Boylum Al Yazmalım''
Bir tarafta Ayşecik, Ömercik.
Bir yandan Ajda Pekkan, Müjde Ar, Türkan Şoray ve diğer bazı aktirislerin belki de hiç görülmemiş fotoğrafları. Eski plaklar meraklılarını bekliyor tüm nazlı edalarıyla.




5 liralık, 2 liralık, 1 liralık kitaplar.
Gözlerime takılıyor 5 liralık kitaplar arasında Harry Potter kitaplarına. İkinci el, tozlar içerisinde. Türkiye'deki ilk baskıları. Henüz antika hükmü taşımasalar da benim gözümde paha biçilemez kıymetteler.

Osmanlı'nın son dönemlerinden kalma gazeteler. Okumaya çalışıyorum eski yazıyı. Eğleniyorum o dönemdeki haberleri okumaya çalışarak.

Görmeyi hiç ummadığım eserlerle karşılaşıyorum. Son yılların popüler kitaplarıyla geçmişin tozu üzerinde zamana meydan okuyan yapıtlar aynı safta, aynı rafta, aynı pahada. Hüzünleniyorum...



Sonra bir kitabı görmemle dağılıyor hüzünlerim bir yana. Lawrence'ın Anka Kuşu adlı deneme kitabı.
1966 basım, Bilgi Yayınevinden çıkma. Akşit Göktürk Türkçe'ye kazandırmış. Eskiden Ömer adında birisine aitmiş. Şimdiyse GEB'in kütüphanesinde. Anka Kuşu'nun yolculuğunu merak ettim. Kimlerin elinden geldi geçti acaba bunca yıl?... Ama artık son limanda gerçek evinde, benim ellerimin arasında. Kapakta mor alevler içerisinde bir Anka kuşu bana bakıyor ((:


İncesaz eşliğinde Marily Monroe, Audney Hepburn'ün bana göz kırpan levhalarının arasında ilerliyorum. Zamana direnen, eskimeyen kitapları tebessümle selamlıyorum. Sonra birden onu gördüm.

Simya Sanatı ve Simyacılar, Archibald Cockren'a ait. Büyülendim. Yavaşça elime aldım ve okşamaya başladım sayfalarını. Sayfa düzeni, resimler, bilgiler... Harikaydı. Okudum birazcık ve hoşgeldin kütüphaneme dedim ((:



Safahatlar, Nutuklar... Tüm haşmetleriyle alıcılarını bekliyor ve buluyorlardı da.
NFK, Sezai Karakoç bir yanda.
Nazım Hikmet, Attila İlhan bir yanda.

Yeniciler Dergileri, eski gazeteler ve dergiler bir yanda.

Dans edercesine gezdim, kokladım hepsini.

Güzeldi geçmişten koparılmış şimdiyle süslenmiş bir gün geçirmek.
Koklamak, dokunmak, bağrına basmak tüm kitapları.

Bir daha ki yıla görüşmek üzre Sahaf Festivali...





Kek

''Elemin lezzeti elzemdir.''

 Pasta yapmayı çok severim. Farklı tarifler denemek eğlenceli bir uğraştır benim için. Aslında pasta süslemelerine merak salmaktayım da incelikli işleri pek beceremediğimden daha başlayamadım.
Kek yapmak için mi yaratıldım diye sorgularım bazen :D Çünkü bir kek yapma düşüncesi oluşsa arkadaşlarım arasında geb yapar ya oluyor. Bir gün içerisinde üç kez kek yaptım desem? Artık kek mek yapmıcaaaam diye isyanın eşiğine gelsem de öyle bir şey olmadı elbet. Kek yapmak terapi gibi bir şey aslında. Sakinleşiyorum, ama bir yandan da stres oluyorum 'ya güzel olmazsa?'. Yaptığım stres boşuna elbette ((: Güzel olmazsa olmasın ne olacak sanki. Beni bilenler bilir hayranı olduğum bazı baharatlar vardır. Vanilya, tarçın, çikolata ve kahve.

Keklerimin vazgeçilmez iki aroması tarçın ve vanilyadır. Tarçın ve vanilyanın uyumu başkadır. Biraz tarçın varsa biraz da vanilya olmalı. Tarçın hüzünse vanilya umuttur. Hüznün ardından umut olmalı ki, elzem olan elem biraz çırpılıp pişirildikten sonra kek gibi harika bir lezzete dönüşmeli. Bazen de kekimi çikolatalı yaparım. Çikolata mutluluktur. Çikolatalı keke tarçın yakışır mı hiç? Mutluluğa hüzün yakışmaz değil mi ((: Kahveli keke tarçın koymaya da korkarım. Kahve tutkudur. Tutkuya hüzün eklenirse sonuç nasıl olabilir? İki aromanın birleşmesi ile hırs ortaya çıkarsa?.... Hiç gereği yok... Tarçın baskın bir baharattır, hüznün baskın bir duygu olması gibi. Dikkat etmek lazım, tarçının abartısıyla kek acı bir tat alabilir. Duygularımı lezzetlerle ifade etmeyi çok seviyorum ((: Vanilya kokulu umutlara, tarçın tanesi hüzünler serpip Melankolianım'la dertleşmeyi seviyorum. Çikolata kaplı mutluluklara, kahve çekirdeği tutkular ekleyip Bayan Sesî ile aşk dolu sohbetler yapmayı seviyorum. Biraz ondan biraz bundan biraz şundan. Hayat böyle değil midir? Tüm zorluklara rağmen yaşamayı seviyorum, mutlu olmayı seviyorum. Hayatımda bir şeyler eksik, kek yaparken beni daha da mutlu edecek bir şey ((:







Yalnız Bir Opera


  YALNIZ BİR OPERA


Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda 
Yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim 
Oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim 
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim 

İmrendiğin, öfkelendiğin 
Kızdığın ya da kıskandığın diyelim 
Yani yaşamışlık sandığın 
Geçmişim 
Dile dökülmeyenin tenhalığında 
Kaçırılan bakışlarda 
Gündeliğin başıboş ayrıntılarında 
Zaman zaman geri tepip duruyordu. 
Ve elbet üzerinde durulmuyordu. 
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, 
Biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim. 
Başlangıçta doğruydu belki. 
Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp, 
Günden güne hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren, 
Büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin. 
Ve hala bilmiyordun sevgilim 
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim 
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana 
Bütün kazananlar gibi 
Terk ettin. 

Yaz başıydı gittiğinde, ardından, 
Senin için üç lirik parca yazmaya karar vermistim. 
Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim. 
Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum. 
Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum. 
Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu 
Yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından 
Kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine 
Çerçevesine sığmayan 
Munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine 
Lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu. 

Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti Mayıs. 
Seni bir şiire düşündükçe 
Kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi 
Ucucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. 
Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük 
Usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, 
Belkide ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma. 
Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. 
Aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi? 
'Eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen' notunu buldum kapımda. 
Altına saat: 16.00 diye yazmıştın, ve 16.04'tü onu bulduğumda. 
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını 
Takvim tutmazlığını 
Aramızda bir düşman gibi duran zamanı 
Daha o gün anlamalıydım 
Benim sana erken 
Senin bana geç kaldığını. 

Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri. 
Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı. 
Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, 
Alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik kalmıstı. 
Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza. 
Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi 
bakışıyorduk. 
Sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık. 
Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki. 
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize. 
Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. 
Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana. 
Şimdi biz neyiz biliyor musun? 
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz. 
Birbirine uzanamayan 
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi 
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz 
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca 
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız 
Ne kalacak bizden? 
Bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim şu kırık dökük şiirim 
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında 
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden 
Bizden diyorum, ikimizden 
Ne kalacak? 

Şimdi biz neyiz biliyor musun? 
Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz. 
Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada 
Bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilmeyen çocuklar gibi 
Ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek 
Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz. 

Kış başlıyor sevgilim 
Hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor 
Bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan 
Oysa yapacak ne çok şey vardı 
Ve ne kadar az zaman 
Kış başlıyor sevgilim 
İyi bak kendine 
Gözlerindeki usul şefkati 
Teslim etme kimseye, hiçbir şeye 
Upuzun bir kış başlıyor sevgilim 
Ayrılığımızın kışı başlıyor 
Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime. 

Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, 
Yazıya oturup sonu gelmeyen cümleler kurmak, 
Camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak.... 
Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır 
Çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır 
İçimizdeki ıssızlığı dolduramaz hiçbir oyun 
Para etmez kendimizi avutmak için bulduğumuz numaralar 
Bir aşkı yaşatan ayrıntları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz 
Çıplak bir yara gibi sızlar paylastığımız anlar, 
Eşyalar gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar 
Korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara, 
Çağrışımlarla ödeşemezsiniz. 

Dışarda hayat düşmandır size 
İçeride odalara sığamazken siz, kendiniz 
Bir ayrılığın ilk günleridir daha 
Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkta 
Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup 
Kulak verdiğiniz saat tiktakları 
Kaplar tekin olmayan göğümüzü 
Geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç 
Suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz 
Bakınıp dururken duvarlara 
Boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çicek, 
Unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, 
Unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında 
Kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi 
Kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi 
Yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutkunluk haline, bir trafik kazasına, 
Başımıza gelmiş bir felakete, iskenceye çekilmeye, ameliyata alınmaya 
Kendimizi hazırlar gibi. 

Yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi 
Ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken, 
Ve kazanmış görünürken derinliğimizi 
Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde 
Bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar 
O tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi 
Hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar 
Göremeseniz de, bilirsiniz 
Hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar. 

Bana zamandan söz ediyorlar 
Gelip size zamandan söz ederler 
Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. 
Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. 
Hepsini bilirsiniz zaten, bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi. 
Dahası onalar da bilirler. 
Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler, öyle düşünürler. 
Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki 
hançeri çıkartmak, Yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak 
kolay değildir elbet. 
Kolay değildir bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek. 
Zaman alır. 
Zaman alır sizden bunların yükünü 
O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, açılar dibe 
çöker. 
Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. 
Bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir. 
O boşluk doldu sanırsınız 
Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir. 

Gün gelir bir gün 
Başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide 
O eski ağrı 
Ansızın geri teper. 
Dilerim geri teper. 
Yoksa gerçekten bitmissinizdir. 

Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır anlamları, önemi 
kavranır. 
Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini kazanır. 
Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır. 
Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık 
Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan 
Her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır 
Ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla 
Günlerin dökümünü yap 
Benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini 
Kim bilebilir ikimizden başka? 
Sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış 
Bir ilişkiyi, duyguların birliğini, 
Bir aşkı beraberlik haline getiren kendiliğindenliği 
Yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi bir düşün 
Emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya 
Şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor 
Orada olmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla 
Bunlar da bir işe yaramadıysa 
Demek yangından kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda. 

Bu şiire başladığımda nerde, 
Şimdi nerdeyim? 
Solgun yollardan geçtim. 
Bakışımlı mevsimlerden 
İkindi yağmurlarını bekleyen 
Yaz sonu hüzünlerinden 
Gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim 
Geçti her cağın bitki örtüsünden 
Oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından 
Bakarken dünyaya 
Yangınlarla bayındır kentler gibiyim: 
Çicek adlarını ezberlemekten geldim 
Eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların 
Unuttuklarını hatırlamaktan 
Uzun uzak yolları tarif etmekten 
Haydutluktan ve melankoliden 
Giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden 
Duyarlığın gece mekteplerinden geldim 
Bütünlemeli çocukluklarıyla geçti 
Gençliğimin rüzgara verdiğim yılları 
Gökummaların ve içdökmelerin vaktinden geldim. 

Bu şiire başladığımda nerde, 
Şimdi nerdeyim? 
Yaram vardı, bir de sözcükler 
Sonra vaat edilmiş topraklar gibi 
Sayfalar ve günler 
Işık istiyordu yalnızlığım 
Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum 
İlerledikçe...Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde 
Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü daha şiir bitmeden. 
Karardı dizeler. 
Aşk...Bitti. Soldu şiir. 

Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden 
Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım 
Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde 
Aşk yalnız bir operadır, biliyordum: 
Operada bir gece uyudum, hiç uyanmadım. 
Barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim 
Her adımda boynumdan bir fular düşüyordu 
El kadar gökyüzü mendil kadar ufuk 
Birlikte çıkılan yolların yazgısıdır: 
Eksiliyorduk 
Mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim 
Her otelde biraz eksilip, biraz artarak 
Yani çoğalarak 
Tahvil ve senetlerini intiharlarla değiştirenlerin 
Birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında 
Ağır ve acı tanıklıklardan 
Geçerek geldim. Terli ve kirliydim. 
Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum 
Maskeler ve çiçekler biriktiriyordu 
Linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de... 
Korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları 
Ve açık hayatları seviyordu. 
Buraya gelirken 
Uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim 
Atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri 
Ödünç almadım hiç kimseden hicbir şeyi 
Çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için panayır yerleri... 
panayır yerleri... 
Ölü kelebekler... 
Ölü kelebekler... 
Sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim. 

Adım onların adının yanına yazılmasın diye 
Acı çekecek yerlerimi yok etmeden 
Acıyla baş etmeyi öğrendim. 
Yoksa bu kadar konuşabilir miydim? 
İpek yollarında kuzey yıldızı 
Aşkın kuzey yıldızı 
Sanırsın durduğun yerde 
Ya da yol üstündedir 
Oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar 
Ölü yanardağlar, ölü yıldızlar 
Ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı. 

Aşkın bir yolu vardır 
Her yaşta başka türlü geçilen 
Aşkın bir yolu vardır 
Her yaşta biraz gecikilen 
Gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler 
Gözlerim 
Aşkın kuzey yıldızıdır bu 
Yazları daha iyi görülen 
Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler 
İlerlerim 
Zamanla anlarsın bu bir yanılsama 
Ölü şairlerin imgelerinden kalma 
Sen de değilsin. O da değil 
Kuzey yıldızı daha uzakta 
Yeniden yollara düşerler 
Düşerim 
Bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda 
Ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında 
Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler 
Yaşamsa yerli yerinde 
Yerli yerinde her şey 
Şimdi her şey doludizgin ve çoğul 
Şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi 
Şimdi her şey yeniden 
Yüreğim, o eski aşk kalesi 
Yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden 
Dönüp ardıma bakıyorum 
Yoksun sen 
Ey Sanat! Her şeyi hayata dönüştüren.

Murathan Munga

16 Eki 2012

Yazarlık istidadı....

Çok güzel haberlerim var demiştim.
Öhöm öhöm.



A.Ali Ural'ı bilmeyeniniz yoktur herhalde. Yazar ve şairdir kendileri. Köşe yazarlığı, dergicilik ve yayıncılık da yapmaktadır. Yazarlık Atölyeleri vardır sevgili hocamızın. Hocam diyorum çünküüüüüü Yazarlık Kursuna başladııııımmmm!!!

05.10.2012 Cuma, ilk kursumuzdu. Harikaydı, harika. Arada yazacağım izlenimlerimi.
Charles Chapline'nin Modern Times afişli defterini seçtim kurs defteri olarak. İçindeki yazı beni etkiledi. Filmde ara yazı olarak geçen bir replik. 
''Gülümse, umudunu kaybetme, başaracağız.''
Çok özel bir cümle. Ve altına ben bir cümle yazdım.

''Başaracağını biliyorum.'' A.Ali Ural

Tarçın Hanım adlı yazımı radyo programında okuması için gönderdiğimde bu cümleyi kurmuştu bana. Bu arada her cumartesi 22.30-00.30 saatleri arası 88.8 Burç Fm'de Yazarlığın Sırları adlı bir programı var. Tavsiye ederim dinlemenizi.





Kurs defterimi mor mürekkepli kalemle tutuyorum. Virginia Woolf için mor mürekkep vazgeçilmezmiş. Ben de Woolf'un öğütlerini hatırlamak için mor mürekkepli kalem kullanacağım bundan sonra ((:
Danell Jones'un kaleme aldığı Virginia Woolf'tan Yazarlık Dersleri Yedi Derste Yazma Sanatı adlı bir kitap okumuştum. Ciddi manada yararlandım ve yararlanmaya devam etmekteyim. Beni en çok etkileyen öğüdü otuz yaşından önce hiçbir türde kitap bastırmamak. Ben yirmi beşe çekmek istiyorum bu sınırı ama bakalım. Sabırsızlığın manası yok. Daha çok pişmem gerek ((: Ve bir diğer sözü de sanatçı için, ''Sadece sanat eseri ortaya koyan değil, sanat eserleriyle yeniden doğandır.''

Ben de yazarlık istidadı var mı yok mu bu kurs sürecinde anlayacağız bakalım ((:






Bu zorlu yolculukta hayata kısa bir mola verip buraya bir şeyler yazarak kendimi, hiç tanımadığım insanlara anlatmak istiyorum.
Lütfen birileri beni oluyor ve değer veriyor olsun.

Aşk ile, vesselam.

***

Size bu güzel parça ile veda etmek istiyorum... Bana güzel şeyler hatırlatıyor her ne kadar hüzünlü melodiler olsa da ((:

Kısa kısa İstanbul

Yazacak o kadar çok şey var ki! Bir günüm dahi boş geçmedi. Ama öncelikle şunu söyleyeyim, bayram tatilimi önceden başlattım. Hafta sonu kuzenimin düğünü vardı. Oldukça eğlendim ve ağladım. Neyse oğlan bizim kız bizim olayları olduğundan çok sıkıntı olmadı. Bir ömür boyu mutlu olurlar inşallah!! Adana'dayım ve İstanbul'da bu zamana kadar neler yaptığımı anlatmak istiyorum izninizle ((:

İstanbul'da olduğum süre zarfında evde oturmayı özledim, şaka değil gerçek (:
Efendim, anlatalım bakalım biraz şöyle...
Bir gün sabahın nurunda düştük yollara. Ver elini Üsküdar. Fethi Paşa Korusunda bir kahvaltı. Oh hava miss. Üstüne Kadıköy turu. Kadıköy'de bayıldığım üç mekan var. Birisi Liman, Seda Taşar'ın işlettiği küçük harika bir yer. Magnet ve tablo üzerine daha çok. Harika baykuş resimleri, magnetleri, kitap ayraçları bulunmakta. Seviyorum işte (: Bir diğeri Zencire (adını yanlış yazıyor olabilirim). Biraz aşağıda gibi, bodrum katta gibi. Ama dışarıya, sokağa taşmış eşyaları görünce dikkatinizi çeker zaten (: Hediyelik eşya açısından mükemmel ötesi bir yer. Küçük biblolar, kutular, satranç takımları, tablolar, küllükler, saatler, çantalar.... Ve daha bir sürü şey. Buradan daha öncesinde abim için 'Yılın en yakışıklı abisi' plaketi almıştım (: Bu kez kendime Marilyn Monroe kutusu  aldım. Siyah beyaz dikdörtgen teneke bir kutu. Kitaplığımın üzerinde harika durdu ve içine takılarımı yerleştirdim, her şey daha derli toplu oldu (: Ve bir diğeri de The Company. Burası biraz daha ev eşyası ağırlıklı. Yeni evlenecek çiftlere duyrulur. Orijinal eşyalar istiyorsanız, buyrunuz. Birçok mekana göre daha uygun fiyatları. Bu üç güzel mekan da Kadıköy Bahariye Caddesi üzerinde bulunmaktadır.


Bir başka gün abim ve kız arkadaşıyla Çengelköy'e gittik. Çınaraltı'nda bir güzel kahvaltımızı yaptık. Çengelköy Börekçisinin börekleri harikaydı. Böreklerin yanına manavdan çeri domates ve Çengelköy salatalığı almanızı tavsiye ederim. Tabi bir de Çınaraltı'nın nefis menemeni (:



Uzun bir kahvaltıdan sonra kahvelerimizi içmek için Çikolata&Kahve'ye geçtik. Çikolata&Kahve'yle ilgili daha sonra özel bir yazı hazırlayacağım. Bu özel mekanı işleten kişi Bülent Abi. Henüz pek bir muhabbetimiz olmasa da ben çok sevdim bu abiyi. Mekanı açma hikayelerini merak etmekteyim doğrusu. Google hazretlerinin yardımıyla bir şeyler öğrendim ama olsun, Bülent Abi'nin ağzından duymak başka. Abimler Bülent Abi'nin buluşu Çikolata&Kahve'yi içtiler. Ben bu kez Türk kahvesini tercih ettim. Bu harika tatları onlar da beğendiler elbet. Çikolata deposu yaptım ((: Frambuaz dolgulu çikolatalar benim favorim.


Bu harika mekanın ardından Beşiktaş'a geçtik. Abim beni harika bir yere götürdü. İstanbul'da bici bici yiyebileceğimiz ender mekanlardan. Hatta ben başka bir yer bilmiyorum, siz biliyor musunuz? :D Ama malesef gittiğimizde buz kalmadığı için bici yiyemedim. Neyse sağlık olsun. Kebabın tadına da daha bakamadım ama baktığım zaman buraya yazacağım her şeyi... 


Bici bici nedir diyenlere biraz açıklama getirmeliyim değil mi?


Bici bici Adana yöresine has bir tatlıdır. Yazın o sıcak günlerinde enfes lezzetiyle serinletir hepimizi (: Su ve nişastayla bir muhallebi hazırlanır. Tepsiye dökülüp donmaya bırakılır. Donmuş olan muhallebi küp küp doğranır ve bir kasenin tabanına yerleştirilir. Üzerine buz rendelenir. Şerbet ve gülsuyunun ardından meyveler serpiştirilir. Pipetiyle kaşığıyla pudra şekeriyle servise hazırdır. Bakın yine canım çekti ama boğazım ağrıdığı için yiyemem ki /: Neyse...

Sonra bir gün Yıldız Parkı'na gittik. İstanbul'un göbeğinde o kadar yeşilliği bir arada görmek arkadaşlarımla beni mest etti.


Uzun uzun yürüdük. Adım başı gelin gördük. Bu harika mekanda açık fotoğraf çekimi yapıyorlardı elbette. Sessiz sakin bir köşe bulup kuş seslerini dinleyerek huzurlu dakikalar geçirdik.

Bir başka gün Cağaloğlu'nda kitapçı turu yaptık bir arkadaşımla. Timaş'ın merkezine gittik, beş katlı olana. Alt kat ziyaretçilere, okurlara açık. Üst katlar ise yalnızca çalışanlar için. Bir köşe yapmışlar çay kahve alabileceğimiz bir yer. Kitaplarla iç içe olmak ne harika bir duygu. Timaş'tan iki kitap aldım. Dostoyevski'nin Beyaz Geceler/Uysal Kız adlı ikili romanıyla Muhyiddin Şekûr'un Su Üstüne Yazı Yazmak. Ayşe Şasa'nın Delilik Üzerine Notlar'ında görmüştüm Muhyiddin Şekûr'u. Görünce hemen aldım. Sufî edebiyat her zaman ilgilimi çekmiştir. Henüz okuyamadım kitaplarımı. Kitap demişken Sahaf Festivali'ne gittim ama bir daha ki yazıya olsun. Bir de güzel bir haberim vaaar. Ama o da bir daha ki yazıya olsun. Neyse görüşmek üzreeee ((:

***

İstanbul'da Sonbahar'ı Nil'den dinlemek çok ayrı. Nil'in sesinin rengini çok seviyorum ((:


Akşama doğru azalırsa yağmur

Kız Kulesi ve adalar
Ah burda olsan çok güzel hala
İstanbul’da sonbahar