26 Ağu 2012

Kitaplar Aşktır

Okumak istediğim büssürü kitap var. Ama öncelik verdiğim bazı kitaplar var. Buradan paylaşayım ki unutmayayım. Vejeteryanlığa aday olacak kadar az et yediğim için çok unutkan oldum. Hatta dün gece rüyamda Nurgül Yeşilçay et yemiyorum diye bana kızıyordu, Sultan haliyle. Arkasında da Şahin Irmak, Şehmuz haliyle Sultan'ı destekliyordu :D

Neyse. Gelelim pek sevgili kitaplaraaa.


Tarçın Kokulu Kız, Jorge Amado


Kör Baykuş, Sadık Hidayet


Bulantı, Jean-Paul Sartrê


Ay Sarayı, Paul Auster


1984, George Orwell


Büyücü, John Fowles


Deniz Feneri, Virginia Woolf


Kekeme Çocuklar Korosu, Tarık Tufan


Yüzyıllık Yalnızlık, Gabriel Garcia Mârquez

 Kitap okumak aşktır.



Umarım tüm bu kitapları okuyabilirim ((: Aralara kitap almadan, güzelcene, üzerlerinde düşüne düşüne, eleştiri yapa yapa...











Kapanışta açılırım

Ölüm.
Yarım ay gözlüklerindeki mavi bir yansımaydı benim için.
Hayal etmesi zor. Ama karşımdaydı işte.
Kalbimdeki sızılar, anka kuşunun gözyaşlarıyla diner mi?
Geride kalacak olanlar peki?
Ölüm.
Birçok hayat uğruna feda edilen gelecek.

Gözlerimi dolduran yaşlar, mavi gözleri hatırlatan melodilerle birleşiyor.
Anılar, geçmiş, gözümün önünde ilerleyen sahneler.
Ah ne çok şey gelmiş geçmiş.
Neler yaşanmış ya da yaşanamamış.
Belki de en çok can yakan kar beyazı'ydı.

Bir aynanın önünde geçirilen saatler, kurulan hayaller. Gerçek olmayacaklarını bile bile.
Bir günceyle geçirilen günler. Oyun olduğunu bile bile.
Yalanların peşinden, bir farenin ardından koşmalar. Doğrularla karşılaşmanın korkusu.
Şöhret mi anormallik mi sıradanlık mı? Tercihlerin hiçbir zaman kendi elinde olmayacağını bilme duygusu.
Korkular, bir daha birini, en yakınını, kaybetme korkusu. Zihnini bir başkasıyla paylaşmanın acayipliği.
Kaybediş. Yarım ay gözlüklerindeki mavinin günden güne solması. Onu kaybetmek, bu olamaz.
Kayboluş. Benliğinde, arkadaşlarının gözünde, insanların gözünde. Ama kazanma. Her şeye rağmen.

Ölümü seçiş, başkalarının hayatı uğruna. Korkma ilerle. Onlar senin yanında. Kapanışta açılırım.
Aşkından, dostlarından vazgeçiş. Onlar için.
Ama sonra. Zafer sevginin ve dostluğun. O sevgiyi bilmeyenin, yok olmaktan korkanın tüm gücüne rağmen ölmesi.

İki ölüm ne kadar da farklı. Biri adıyla yaşarken diğeri adıyla batıyor.

En zor olanı ayrılış. Ah bu müzik canımı öyle yakardı ki nolur hiç bitmesin, hiç ayrılmayayım hep orda kalayım. Ama olmuyor ki. Ah hayal dünyası...

Aslında aşkı, gerçek aşkı buradan öğrenmedim mi?


Aşkı, ölümü, dostluğu, sevgiyi, cesareti, fedakarlığı, kötülüğü, kaybedişi.
İnsanı insan yapanları, insanı insanlıktan çıkartanları.
Ama en önemlisi insanların ne kadar değerli olduğu.
Teşekkür ederim Jo, teşekkür ederim Al.


16 Ağu 2012

Biraz mı sinirliyim?

Biraz sinirliyim, yo hayır biraz da değil ciddi ciddi sinirliyim!

on5yirmi5 sitesinde genç kalemler başlığı altında yazılarım yayınlanıyor. Daha önce burada da yayınladığım ''Aşk, gel artık, beni inandır kadını aşk bilen birinin varlığına'' başlıklı yazım yayınlandı en son. Hiç de hoş olmayan bir yorumla karşılaştım.  Benim gibi genç bayan bir Müslüman'a yakışmayan yazılarmış. Kadına yapılan bir takım haksızlıkları dile getirdiğim için eleştirildim. Öfkemi aşkla dindirmeye çalıştığım söylendi. Alakası yok. Bu kirli dünyada aşka olan inancım solmaya yüz tutmuşken aşkın varlığına, kadına değer veren insanların varlığına inanmaya ihtiyacım var sadece. Bir de kadının çalışmasını Yaratıcı hoş karşılamazmış. Ve kullanılan ifade aynen şöyle ''ALlah'ın bile hoş karşılamadığı kadının 'çalışmasıyla'.''

Şimdi ne desem bilmem ki? İlmihal karıştırınca biraz, bir takım şartlar yerine getirildiği takdirde kadının çalışması konusunda hiçbir problem yok. Ama üzerine yorumlar yapılıyor hep. ''Yine de kadın çalışmamalı.''

''İşsizliğin nedeni kadınların çalışması, kadınlar çalışmasın.'' Başıma ağrılar girdi gerçekten! Ne kadar cahil insanlar varmış ülkemizde.

Sorarım size kadının çalışmaması gerektiğini söyleyenler.
Açın bakın bir haberleri, kadına şiddet ne boyutlarda. Kadın neden boyun eğiyor kocasının zulümlerine? Tutunacak bir dalı yok! İşi yok, geliri yok, kazancı yok! Meslek sahibi olmamış zamanında. Baba evinde kocan bakar diye okula gönderilmemiş, işe gönderilmemiş. Koca evine gitmiş. Zulüm görmüş. Dayak, baskı, şiddet. Bu kadınların birçoğu böyle. Elinde bir mesleği olsa, bir geliri olsa, kendi ayakları üzerinde durabilse hiç şiddete boyun eğer mi? Tüm bunlara rağmen kadın çalışmasın demeye devam mı edeceksiniz?

Kadın çalışmasın diyen kadınlar yok mu ifrit oluyorum. Bayaaan bayaaan, herkes sen gibi şanslı değil. Belki senin iyi bir eşin vardır, eşinin maaşı geçinebileceğiniz kadardır. Salt kendi yaşantına bakıp da yorum yapamazsın. Çıkar o başını evinden, yaşantından da bir bak etrafına ne zulümler dönüyor ortalıkta. Mutlu mesud yaşamından ahkam kesmesi kolay.

19 yaşımdayım ve geleceğimden korkuyorum. Mesleğim elimde olmazsa, karşıma düzgün bir insan çıkmazsa ne olacak?

Kadının eğitim alması, elinde mesleği olması şart!

Şimdi ben bunlara çok mu fazla değiniyorum? Gözü yaşlı kadın görmeye dayanamıyorum. Köle muamelesi görmeye dayanamıyorum. Suç mu?

Şimdi İslam'da kadın erkek meselesi şöyle demeye başlayacak kişiler okuyorlar mı bu yazıyı? Hiç başlamayın efendim. İslam'a göre kadının erkek üzerindeki hakları, erkeğin kadın üzerindeki hakları diye kafanızı yormaya kalkacağınıza toplumda baş gösteren inanç buhranlarına bir çözüm arayın. Kalplerde Allah inancı, sevgisi ve aşkı kaybolmaya başlayınca tüm bu şiddetler, geçimsizlikler baş gösteriyor. Kadın çalışamaz, dışarı çıkamaz gibi söylemlerde bulunacağınıza kalplere nasıl iman tohumları atılır, nasıl yeniden inançlı olur bu insanlar diye kafa patlatın.

Hayırlara vesile olur inş bu yazı vesselam.

15 Ağu 2012

Sevgi Ayetleri


Ayat Ayat Cinta
Sevgi Ayetleri

Şimdi nasıl desem? Filmin methini çok duymuştum. İçeriğini öğrenince çılgına dönüp asla izlemem demiştim. Yine büyük konuşmuştum elbette. Filmi izlemeye başlarken sabırla bekleyeceğim dedim kendi kendime. Değdi doğrusu. Endonezya'dan Mısır'a El Ezher Üniversitesine burslu olarak giren esas oğlanımız Fahri. Oldukça yardımsever, yakışıklı, inançlı, ahlaklı adam gibi adam işte. Başarılı. Etrafında seviliyor. Komşu kızı var Maria. Fahri'yi ilk gördüğü anda vuruluyor. Şeker bir kız. Sonra Nurul var Fahri'yi seven. Bir de Noura var. Fahrilerin yaşadığı sokakta babasıyla yaşıyor. Babası Noura'ya çok kötü davranıyor. Fahri bu kıza yardım ediyor. Yardımsever demiştim ya. Ama bu yardımseverliği başına iş açıyor. Noura da Fahri'yi seviyor. Bu ne arkadaşım böyle? Bi oğlanın peşinde 3 kız derkeeeen, esas kızımız giriyor filme, Fahri'nin kalbine. Ayşe. Annesi Türk. Ne ka gurur verici ((: Çok güzel. Gözler müthiş...





Ayşe ve Fahri. Trende tanışıyorlar. Fahri ruh eşinin Ayşe olduğunu düşünüyor ama Ayşe'ya yaklaşamıyor. Ama sonra Ayşe yapıyor yapacağını. Dayısı ve Fahri'nin hocası aracılığıyla Fahri'yle resmen tanışıp evleniyorlar. Fahri ruh eşini bulduğuna kesin kes emin. İlk görüşmelerinde Ayşe peçesini açıp Fahri'ye gösteriyor. Fahri resmen büyüleniyor. O çekim. Kalbim çarpıyor... Sonra düğün. Güller yağıyor. Düğün, nikah, güller, ruh eşi...


Geride ağlayan 3 kız. Şaka gibi.

Sonra Ayşe ve Fahri'nin evlilik yaşamlarına yer veriliyor. Ayşe zengin. Kocasını mutlu etmek istiyor. Ama nasıl davranacağını tam bilmiyor. Fahri'yi kırıyor. Salak Ayşe diyorum bol bol içimden :D

Her ne kadar kadının özgür ve eşi kadar bağımsız, otoriter olması gerektiğini düşünsem de burada biraz daha esnek davranılması gerektiğini anlıyorum. Bazen erkeğin otoriter olması gerekir. Zaten her şeyin dozunda olması gerekmez mi? Ayşe'nin zengin olması Fahri'ye öyle davranması gerekmiyor. ''Daha ucuz bir evde yaşayabilirim. Hatta arabasız bile yapabilirim.'' Bu ne demek. ''Sen istersen her şeyi yaparım.'' demesi ardından hiçbir şeyi değiştirmez ki. Başta kurmaması gereken cümleler kurdu. Ama Fahri o kadar hoş ki sabrediyor.

Ama sonrasında trajediler başlıyor. Daha fazla ayrıntı vermeyeceğim. Filmde izlemelisiniz bence. Merak edin biraz ((:


Fahri bu gözlüğü takınca çok karizma oluyor söylemeden edemeyeceğim.

Maria da çok seviyor Fahri'yi. Ama Ayşe çok başka.

Sevmek demek bu mu?
Sevgilini, hayatını, ruh eşini, kocanı bir başkasıyla paylaşabilmek. Onu başkalarının sevmesine tahammül edemiyorken paylaşmaya razı olmak. Ve bunu onu kurtarmak için kendinin teklif etmesi. Gerçekten Maria ölsüm istiyorum. Ama önce uyansın ve Fahri'ye yardım etsin. Bir trajedi yüzünden Maria'nın yardımına ihtiyacı vardır Fahri'nin. Maria'nın tanıklığına. Ama Maria kaza geçirmiştir ve uyanmıyordur. Fahri hapisteyken Ayşe Maria'yı bulur ve uyanması için Fahri'nin onunla evlenmesine karar verir. Fahri kabul etmez başta ama Ayşe'nin sözleriyle. ''Maria'nın sana ihtiyacı var. Karnımdaki bebeğin de babasına.'' Bu sözler üzerine Fahri kabul eder. Uyuyan Maria ve Fahri evlenirler. Ve ta taaa Maria uyanır. Ne vardı sanki, Fahri'nin 'Yanındayım.' cümlesiyle uyansaydın. Ama yok. İlla evlencek. Neyse Fahri kurtulur en sonunda.


Ayşe, Maria ve Fahri'nin üçlü evliliğine geçilir ardından. Ayşe iyi kriz geçirmedi. Ama kendi düşen ağlamaz denir ya aynen öyle. Tamam aşkı uğruna kumayı kabul etti Ayşe. Ama Maria da aşkı uğruna vazgeçseydi mutlu olmaktan. Fahir eşiyle, Ayşe ile mutlu olsaydı. Hıristiyan bir kız nasıl kabul edebilir böyle 2.eş olmayı anlamadım. Fahri'ye de çok sinirlendim. Salak, tamam kızın uyanmasına vesile oldun, o seni tanıklığıyla kurtardı ama neden karı-koca hayatı yaşıyorsun ki. Tamam kız hasta. Mutlu olması lazım ama neden 'sevgilim' diyorsun, neden öpüyorsun? Erkek işte! 


Bu sahnede çok üzüldüm. Ayşe...
Razıdır ama daha fazla dayanamaz. Biraz rahatlamaya ihtiyacı olur, kalbi kırıktır. Ama Fahri gitmesine izin vermez, bana yardım et der. Orada yine Fahri'yi tuttum.

Maria hastadır. Ölmek üzeredir. Müslüman olur. Yani Maria'nın bu güzelim çiftin hayatına dahil olmasına küfretmememin tek sebebi Maria'nın Müslüman olmadır. İlk ve son namazında vefat eder Maria...



Neden ön yargılı olduğumu anladınız mı? Benim gibi feminist bir kız, 2.eş olayına elbette ki dayanamaz. Zaten film izlerken 'Maria ölsün' diye ağlamışlığım vardır :D

Ayşe'nin tarafından bakınca olaya, başka şans yok. Kocası ve bebeği için razı. Zaten Ayşe'nin kendisi istiyor.
Fahri'nin tarafından bakınca, başka şans yok. Karısı ve bebeği için razı. Zaten kendisi asla istemiyor, Ayşe istediği için evleniyor Maria ile. Ama yine de 'sevgilim' dememeliydi ve öpmemeliydi Maria'yı.
Maria tarafından bakınca, güçlü olup uyanacaktı. Hadi uyanamadı. Fahriyle evlendikten sonra, uyanınca ayrılacaktı. Ama yapmadı. Güçlü olmadı. Maria'nın aşkının gerçek olduğuna inanmıyorum. Güçsüz, mutluluğu için saçmalayan bir kız. Ruh eşim diyor Fahri'ye. Ama ruh eşi olmak iki kişiye aittir. Ve Fahri'nin ruh eşi Ayşe. Nil ve Mısır benzetmesi yapıyor kendisi ve Fahri'ye. Ama hayır. Nil ve Mısır, Ayşe ve Fahri. Bu kadar.

Çok sinirlendim galiba. Ayşe ve Fahri'nin şu çok hoş resimlerine bakıp mutlu oldum ama. Aşk budur işte. Fedakarlık. Sabır.... 


Bu da çok sevdiğim film müziği.


14 Ağu 2012

İstanbul Yüzlü Kadın



''Sırlarını döken aynalar vasfını yitirirler... Ayna olmak istiyorsan önce sırrını kuşanacaksın... Ne kadar emek verilse de bazen sırlarını döküyor aynalar...

İçimde uyuyan masalları uyandırmıştı saf ve duru bakışların... Ufku efsanelere dökülen duyguların esiridir insan... Gönlümde dolduramadığım boşlukların sorgulamasında yüreğim. Manevi boşluklar var ya, asıl oralarda yitiriyor insan kendisini...

Bu gönül helal bir davet için seni yazmıştı kalbine. Gönül adamı olma yolundaki yürekler tanırlarmış ahde vefayı... Sadakat duygusunun mekanı olan yürekler kurallı davetlere 'yok' demezlermiş hiçbir zaman....

Duygular henüz masumiyetini bozmamışlarsa, sen çağırdın da ben gelmedim mi?



İstanbul Yüzlü Kadın

Ahmed Günbay YILDIZ

13 Ağu 2012

Aşk, gel artık, beni inandır kadını aşk bilen birinin varlığına.

Ataerkil toplumun getirileri, kadın zulmü!
Zulüm deyince salt fiziksel şiddet gelmesin akla. Psikolojik baskılar fiziksel saldırılardan daha acı verici olabilir. Ve belki de çağın en büyük zulmü, namus meselesi....

Genç yazarlardan birisinin ilk kitabını bitirdim bugün. İhtiras, iftira, şehvet ve aşk. 19.yy Londra'sında bir kontes ve bir dükün aşk hikayesi. Okurken acı acı güldüm çoğu zaman. Kadınları tamamen metalaştıran bir romandı. Kadın bir seks objesi. Ve bu rezaletin yazarı da bir bayan. Genç demiştim ya, genç değil; çocuk. 15 yaşındayken yazmaya başlamış tüm bu şehvet sahnelerini. Yazık, çok yazık. Sonra elime aldım Ahmet Günbay Yıldız'ın İstanbul Yüzlü Kadın adlı romanını. Bulanmış zihnim, kirlenmiş hayallerim temizlensin diye okudum biraz. Dolunay'ın hisleri içimdekilerin daha da kaynamasına sebebiyet verdi. Yazdığı şiirlere babasının verdiği tepki 'Aferin kızım.' olacağına 'Sen aşık mısın yoksa?''. Aşık olsa ne olacak? Suç mu? Suç, evet. Suç! O bir kız. Aşık olamaz, yazı yazamaz. Ama ayak işlerini yapar. Abisi ve kardeşleri dururken, gider bakkala çakkala. Çünkü o bir kız, o bir köle! Ayak işlerini yapar ama komşu çocuğuyla tek kelam edemez. Suç! Ağabeyi de unutmamak lazım. Sevgilisiyle gezip tozabilir, şiirlerinde müstehcen ayrıntılara yer verebilir. Çünkü o erkek! Sevgilisi olması babasının göğsünü kabartır. Sanki o kızın babası yok, sanki o kızın namusu yok!

Kadın kocasının, babasının, abisinin hatta kendisinden küçük erkek kardeşlerinin kölesidir anlayışına sahip çıkan insanımsılar! Hepinizin canı cehenneme!
Böyle bir şey olabilir mi? Kadın da bir candır erkek de.
Kadınları toplumun arka planına atmak; o çalışamaz, o gezemez, o konuşamaz demek ne büyük bir cehalet!
Erkeği doğuran kadın, erkeğe yâr olan kadın, erkeğe evlat veren kadın.
Kadına el kaldırmak, kadını baskı altına almak; erkekliğinden şüphe duyanların bu durumunu bastırmak için kullandığı yoldur.
Kadın, nadide bir çiçektir velakin yeri geldiği anlarda bir arslana dönüşebilir. Kadının fıtratında bu vardır ama malesef çoğu sindirilmiş durumda. Köleleştirilmeye bir son vermeli artık!

Yazı yazmayı bir sevda bilen ben, bir bayan olarak, kalemime sansür vurmam için üzerimde bir baskı hissetmişimdir çoğu zaman. Bu durumuma sebep olanlar genelde bayanlardı. İşin en acı tarafı da bu zaten. Bu baskıyı görmezden gelmeye çalışırken, çoğu zaman tutuk kalmıştır kalemim. Ama buna bir son verdim çok geç olmadan.
İstediğim gibi istediğim her konuyu yazabilirim, özgürüm!
Ama bu özgürlüğümü müstehcenlikle sınırlamamak lazım. Yapılan işin adı edebiyat başlığı altında toplanıyorsa 'edeb'e yakışır 'edip'ler olmak gerekmez mi?

Velakin, üslubumda cüretkâr olmak istiyor kalbim. Hay hay, kaleme hüküm veren kalptir, efendim. Kalemim, emrine amadedir pek sevgili kalbim efendim.

Kalem tutmak, kılıç tutmaya benzer.
Ne için kuşanıyorsan kılıcını, uğruna ölmeye razısın demek ki.
Kalem kuşanma seremonimin daha fazla gecikmesini istemiyorum...
Aşk, gel artık kalemimin ucuna, süsleyeyim sözcüklerimi senle.
Aşk, gel artık, beni inandır kadını aşk bilen birinin varlığına.

11 Ağu 2012

Aşk mı tesadüf?


Aşk Tesadüfleri Sever

Uzun zamandır izlemeyi düşündüğüm ama düşünceden öteye geçiremediğimi sonunda başardım. İlk çıktığı zamanlarda çok ön yargılıydım. Aslında ön yargıdan ziyade Belçim Bilgin'den hiç hoşlanmıyordum. Çünkü Yılmaz Erdoğan'ın eşiydi ve ben Yılmaz Erdoğan'dan nefret ediyorum. Ama sonra ayrıldılar. Ve Belçim Bilgin'den hoşlanmama rağmen filmini seyretmemeyi saçma buldum. Çünkü ortada bir emek vardı. Yapımcının, yönetmenin, senaristin ve diğer ekibin emeği. Böylelikle izledim. Ve bayıldım!

Fotoğrafçılığa aşık oldum. Yeteneğim olsun çok isterdim ama Özgür'ün babasının dediklerini yapamıyorum işte. Görünenin arkasındaki görüp yaşayan fotoğraflar çekemiyorum.

Ve müzikler de müthişti aynı zamanda. Harika şarkılar seçilmiş ve çok yerinde kullanılmış. Aynı zamanda film için özel olarak yapılan efekt müzikler de harika. Filmin ardından kullanılan müzikler o senenin en çok dinlenen müzikleri arasına girmişti. Hala da büyük bir zevkle dinleniyor.




Minik Özgür'ü çok sevdim :D

Deniz resmen ben gibi. Hafızası çok kötü. Kızdım başta Deniz'e, ama, sonra 'Sen de öylesin GEB.' dedim kendi kendime. Günlüklerimi düzenli olarak okumak zorundayım unutmayayım bazı şeyleri. Ama geçmişe dair hatırlayamadığım ve başkalarından öğrendiğim çok anı var.


''Film çevirelim mi?'' Sen filmin âlâsısın küçük kız!
Çok fena bir kız Deniz :D çok güldürdü beni. Fenalığın zirvesinde resmen.


Bu filmi izlerken şüpheye düştüm. Acaba benim de böyle hatırlamadığım bir çocukluk aşkım var mıdır? :D Böyle bir şeyin olacağını hiç sanmıyorum, ama bir umut :D Ama filmin en sonuna geldiğim yok, sonu böyle olacaksa olmasın dedim de neyse...

Deniz ve sevgilisi. Aralarındaki ilişki çok tanıdık. Arkadaşının söylediği sözler o kadar güzel ki... Size sesleniyorum Rüv ve Es! Siz neden bana bu cümleleri kurmamıştınız?! ((:

''Hem seni seviyor olsa, seni sen yapan şeylerden vazgeçmeni niye istiyor o zaman?''




PS: I Love You'dan bir sahne hatırlattı bana Özgür'ün şarkı söylediği sahne. Galiba ben de böyle bir şeyler isterim. Yani neden olmasın. Sevgilim, nişanlım ya da eşim. Bana şarkı söylese... Olamaz mı? Olabilir :D

Bu kadarına tesadüf denmez tevafuk denir akıllım, tevafuk demek istiyorum!

Kelebek kadar ömrümüz var. Sevmek lazım.  Nefes bile almadan.


''Sen hiç ağlama.''

Ama bu olmamalıydı bence. O kadar masumane bir aşkı, bir geceyle kirlettiler.




Deniz'in doğmadan ölmesi gerekiyordu ama yaşadı. 34 yıl boyunca yaşamasının sebebi Özgür'e kalbini verip Özgür'ü yaşatmak. Bu nasıl bir fikirdir. Senarist nesin sen böyle! Koymuşlar arkaya da Şebnem Ferah-Hoşçakal Ağla artık bol bol.



Üzerinden bir yıl geçtikten sonra izliyorum bu filmi. Vizyona ilk girdiğinde izlemek istememiştim. Bence her filmin bir izlenme zamanı vardır. Her film her an etkilemeyebilir. Anını beklemek lazım. Ve o an zaten kendini belli eder. İşte şimdi izledim ve beni derinden yaraladı.
Gerçekten müthiş bir fikir.
Deniz doğmadan ölecekken yaşıyor. 34 yıl boyunca yaşamasının sebebi Özgür'ü yaşatmak. Aslında o kalp zaten Özgür'ün. Sadece o kalbi 34 yıl boyunca koruyup gözetmekle görevli.

Acayip bir aşk hikayesi.

Ama yine de ben böyle bir aşk istemem. Ne arkamda birini bırakmak isterim ne de geride kalan olmak isterim.


9 Ağu 2012

Zaman...



Zaman zaman ve zaman.
Durmak bilmeden ilerleyen, elle tutulamayan zaman.
Zaman söz dinlemez, acıları dindirir. Sabırla beklendiği takdirde ham sevdaların olgunlaşmasını sağlar.
Yoksa zaman ışığıyla pişmesine izin verilmezse, yalnızca acı bir tat bırakır damakta o nazlı sevda.




şarkı

Zaman Düşer Ellerimden Yere 
Oradan Tahta Boşa 
Saatler Çalışır, İzinsiz 
Hep Bir Sonraya 
Resimler Sarı Güneşsizlikten 
Duygular Değişir 
Dostlar Dağılır Dört Bir Yana 
Kendi Yollarına 

6 Ağu 2012

İnsanların ne düşünecekleri umrumda değil!













Kalbimde bir heyecan. Nasıl desem?... En sevdiğim animeyi kapatıyorum izlemeye dayanamıyorum. Kitap okumak istemiyorum. Zihnimde sahneler, sözcükler, karakterler. Şak şak şak... Patlıyor her şey her bir şey. Engel olamıyorum artık. Dayanamıyorum. İnsanların ne düşünecekleri umurumda bile değil! Kendimi engelledikçe kalemime pranga vuruyorum, hayallerimi çöpe atıyorum. Çölün ortasında Leyla'sını arayan Mecnun gibiyim. Bir serap görüyorum zihnimde. Susuz kaldım, yavan kaldım. farkındayım her şeyin. Yeterli gelmeyecek belki de. Aşkımın yavanlığından, eksikliğinden değil. Deneyimimin azlığından. Ben de henüz aşıklık istidadı yok farkındayım ama bu istidadı kazanabilmek için çölde susuz kalmaya razıyım. Seraplarımı kağıda dökmeliyim. Yine diyorum, insanların ne düşüneceği umurumda değil! Ben hayal ettim, yaşıyorum ve yazacağım. Özgün olmayacak belki. Olsun varsın. Evrende yazılmamış tek bir konu kaldı mı?... Kalmadı, ama zaten önemli olan o konuyu kendimce özelleştirmek. Bunu başaracağım, yapacağım. Beğenilmese de önemli değil. O benim hayal gücüm, o benim sözcüklerim, o benim emeğim. Başkalarına özenerek özgünlüğe ulaşacağıma inanıyorum.


Araştırmalarımı bu gece tamamlayıp yarın yazmaya başlayacağım.

Kendimi engellemeye çalıştım. Olmadı, demek yazılması gerekiyor.

Heyecanlıyım.

Aydanur olmak istiyorum. Mahinur olmak istiyorum.
Johanna olmak, Serenity olmak istiyorum.
Ve en önemlisi Tuğhan olmak. Tuğhan olacağım için çok heyecanlıyım.

Bir vampir-cadı-insan hikayesi geliyor geliyor geliyor ((:

Osmanlı, Antik Yunan, Türkiye, Romanya, İngiltere, Rusya, ABD ve belki de daha nice yerler. Gitmediğim ülkeler, bilmiyorum neler olacak. Osmanlıya gideceğim için çok heyecanlıyım.

Tam gaz araştırmalara devam devam devam.

Henüz adı hakkında hiçbir fikrim yok....

Haydin vire bismillah!

Bu da öyküme şarkı olsuuun

tık

Elinden gelen kalem tutmak, dilinden gelen dua olsun!

Ben daha çok gencim, görmüş geçirmişliği yok biliyorum. Doğduğum andan itibaren kulağımdan ezan sesi hiç eksik olmadı, sekmeden her gün beş vakit. Elimde Kur'an-ı Kerim olduğu için yargılanmadım da. Ne cuntacıları gördüm ne de babamın anlattığı işkenceleri yaşadım. Evimin duvarlarına 'Kahrolsun Faşizm' ya da 'Komünistler Moskovaya' yazıları olmadı. Sıra arkadaşımla sağ-sol kavgası yüzünden birbirimizi yaralamadık. Vatanımı düşündüğümden idam da edilmedim. Alevi-Sünni kavgalarını da görmedim, katliam da yaşamadım. Şehit annesi de değilim. Oğlumu bile bile ölüme göndermedim. Vatanına kurban eden, kınalı ellerini koklayan bir anne değillim, oğlunun kokusu toprak olan.
Biliyorum yaşamadım bunları ya da daha başkalarını. Ama tüm bunları kalbimde hissetmeye çalıştım. Kalbimden kalemime inen bir his olsun istiyorum. Ellerim kollarım bağlı tüm yaşananlara. 19 yaşındayım ve ne yapabilirim, düşünüyorum. Aklıma yalnızca iki seçenek geliyor. 'Yaz.' diyorum. 'Yaz.Sen yazdıkça birilerinin sesi olacaksın.Vazgeçme!'
Elimden gelen kalem tutmak.
Ve bir diğeri de...
Dilinden gelen dua olsun!
Rabb'im sen sabır ver yüreği dağlananlara!

Rabb'im!
Vatanımız,milletimiz,dinimiz üzerinde oynanan oyunları oynayanların başlarına çevir!
Amin!

4 Ağu 2012

Tiffany'de Kahvaltı


Nereden buldum inanın bilmiyorum ama Tiffany'de Kahvaltı'yı okıcam işte diye tutturmaya başladım. Ara tara aylarca bulamadım ama hiçbir kitapçıda. sonra tamamen aklımdan çıkmışken Rüv'ümle gittiğim D&R'da buldum. sağol, var ol D&R! Orijinal adıyla Breakfast at Tiffany. Truman Capote. Okudum ve bayıldım. Sonra neden filmini de izlemeyeyim dedim. Andrey Hepburn'un oyunculuğuna bayılacak mıyım diye düşünerek başladım izlemeye. Elbette ki bayıldım. Yani bu Audney Hepburn.. Film kitapla aynı başladı ve bu benim için çok önemli bir ayrıntıdır. Joe Bell'i filmde aradan çıkarmalarına biraz üzüldüm. yazar olan, kitapta adı pek geçmeyen Paul.

Kitapta filmdeki gibi karizma ve yakışıklı değildi. o taksi deyişine öldüm bittim ama :D ve Bayan Falenso de kim? Aman Allah'ım bizim yazar olmuş bir jigolo -.-' bu durumdan hiç hoşnut olmasam da izlemeye devam ettim. Paul Varjak.
Kırmızı günlere bayıldım (: Mavi hüzündür diyor Holly ama kırmızı günler tam bir felaket. Günlere böyle renkler vermesi, kötü anılarını az da olsa yumuşatması çok hoş. Filmin sonuna kesinlikle bayıldım. Kitapta belirsizlikle bitmişti ama filmde holly benliğini buluyor ve Paul ile beraber oluyor. 



Kitaplar neden hep kötü sonla biter ki? Okurlar vefalıdır ama izleyiciler öyle değil. Okurun hoşuna gitmese de mutsuz sonlar, anlayışla karşılarlar. Ama izleyiciler öyle mi? Yerden yere vururlar. Galiba ben de biraz öyleyim :D ve yazarlık yolunda olan birisi olarak nedense ben de genelde kötü sonlandırıyorum öykülerimi. Bunun üzerine çok düşünürsem kalbimdeki kederi gün yüzüne çıakracağımı biliyorum. Kederimi çıkarmak için daha erken ama...


Ve filmden biraz replik. Konuşan Paul. Holly gitmeye karar verir ve dinleyelim Paul'u.
''Senin sorunun ne biliyor musun Bayan her kimsen? Sen korkaksın. Cesaretin yok. Hayatı olduğu gibi kabul etmekten bile korkuyorsun. İnsanlar aşık olur. İnsanlar birbirine ait olur. Çünkü gerçekten mutlu olabilmenin tek yolu budur. Kendine özgür ruhlu, vahşi diyorsun. Ve birisi seni kafese kapatacak diye korkuyorsun. Bebeğim sen zaten kafestesin. Kendi kendini kafese kapatmışsın.''
Ve Holly kafesinden kurtulur.

Herkesin bir kafesi vardır. Bazıları kendilerinden kaçar, bazıları ailesinden, bazıları dünyadan ve çeşitli çeşitli kaçışlar ve kafesler. Kafeslerimizden kurtulup özgür olabilmek ümidiyle.

*GEB