31 Ara 2012

Ben bir kitap çılgınıyım


Bugün ne yaptıııım??
Harika üç kitap aldım. Şimdi efendim, bu haftaki kurs ödevimiz Haldun Taner Şişhaneye Yağmur Yağıyordu kitabını okumak. Kitabı temin etmek için çok sevdiğim bir kitapçıya gittim. Vefa'da Reşat Nuri Güntekin Tiyatro'sunun ara sokağında Labirent Kitabevi var. Yolunuz düşerse bir bakın. Hatta yolunuzu düşürün. Üç katlı ahşap bir bina. İçi kitaplarla dolu. Her taraf eski kitap kokuyor. Dalın kitapların arasına. Keyfinize bakın. Tavsiye ederim. Ve çok da uygun fiyata kitaplar. Öğrenci olmasam 'Abi bunlar antika kıymetinde. Ne 5 tl'si ne 2 tl'si.' diyeceğim ama öğrenciyiz işte. Boynumuz bükük.

Neyse. Gelelim kitaplara. Kapıdan girince ingilizce kitaplar var. Direk gözüme takıldı. The Tale Of Peter Rabbit. Beatrix Potter. İngilizce çocuk kitabı. Jo Rowling okuduğunu hatırladığı ilk kitap olduğunu söylemişti bir keresinde. Resimlerle kaplı sayfaları. Çok tatlı. İngilizcem yettiğince okuyup anlamaya çalışıyorum. Peter, Lawrence Anka adlı deneme kitabında anlattığı yaramaz yaban tavşanı Afolf'u anımsattı bana. Ama Peter Adolf gibi ürkünç değil çok tatlı (: Elimdeki The Tale Of Peter Rabbit 1995 basım.
Bir diğer kitap Peri Masalları Üzerine J.R.R. Tolkien imzası taşıyor. 1999 basım Altıkırkbeş Yayınevi. Görünce nasıl heyecanlandım. Üstüne abi 'başka basımı yok' deyince kendimden geçtim :D Harika bir kitaba benziyor. Okuduktan sonra düşüncelerimi yazarım. Kitaba el yazısıyla not düşmüş eski sahibi 08.04.2000 "densiz bilmece gibi düşünceler"
Ve son kitap Şair ve Yazarlarımız Nasıl Yazıyorlar? Hazırlayan iki isim A.Köklügiller ve İ.Minnetoğlu. 1974 basım Minnetoğlu Yayınevi'den çıkma. Ahmet Köklügiller tarafından Zühtü Bayas'a imzalanmış. Acaba nasıl oldu da geldi kitapçıya. Hatırası olan kitapları okumak ayrı bir heyecan benim için. Mehmet Kaplan önsöz yazmış. Daha bir kıymetlendi gözümde. Şöyle bir karıştırdım Selim İleri'nin gençlik fotoğrafı vardı. Saçlı hali yani (: Attila İlhan rahmetlinin gençlik halini görmek mutlu etti. Okuyup bitirince yine bahsederim burada. Güzel kitaplar değil mi?

Fotoğraftaki bir diğer nesne oda kokusu. Hem de vanilyalı!!!! Çok güzel. Seramik vazosuna az biraz sıvı kokusundan döküp çubukları içine koyunca odaya koku veriyor. Evdeki herkes bayıldı. Adana'daki odama da almayı düşünüyorum.
Apartmanımızın hemen önünde bir çınar ağacı var. Resimde dalları gözüküyor. Çınarımızı seviyorum. Bir de fotoğrafta pek gözükmese de evimiz Samatya sahilini görmekte efendim ((:
Neyse. Bu kadar yeter artık ders çalışmalıyım. Finaller başladı başlayacak.... Mutlu kalın!!

25 Ara 2012

Uzak Diyarlar



Pek sevgili okuyucu. Çok pis İrlanda'ya gidesim var. Napcaz biz? Hani böyle elin ayağın bağlanır hiçbir iş yapasın gelmez. Hep mutsuzsundur. Ben yine öyleyim desem? Hayallere daldım yine. Hiç de çıkasım yok. Dün Bahçelievlere gitmek için evden çıkmak üzereyken içimde bir his hasıl oldu. Bir his demişken Naime Erkovan diye çok tatlı bir yazar var. 2011'de Beşinci Düğme adlı fantastik bir öykü kitabıyla yazın dünyasındaki yerini resmileştirmiş. Şimdi bu kitabı okuyorum. "Adım yok" adındaki öyküsünde insanların adlandıramadığı bir histen bahsediyor. İşte ben de bu hise ad veremedim ve iki sözcük döküldü:İrlanda'ya gitmek istiyorum. Arkadaşlarım kahkahalara boğulup uçak kapının önünde gibi espriler yaptılar. Ama ben paşa paşa Bahçelievlere gittim -.-
İrlanda 12 yaşımdan beri hayalimde olan iki ülkeden biri İrlanda. Diğeri de İngiltere. Ben hep kardeş iki ülke diye düşünürdüm ama birbirlerini pek sevmez imişler. Neyse. Nereden hasıl oldu 12 yaşında bu iki sevda. Tabii ki Harry Potter ((: Baykuş sevdamın kökeninde olduğu gibi. İrlanda'da geçen bir öyküm de var hatta. Nasip olur da giderim ins.
İrlanda masallar diyarı gibi benim gözümde. Bir prens bir prenses hayal ediyorsam İrlanda'nın yeşil pembe dağları lacivert denizi ve gök kuşağı ve tarihî şatoları....
Velhasıl güzel bir hayaldir.

Diğer iki hayal ülkem Japonya ve Güney Kore. Onlara bir daha ki yazıya değineyim ((:



11 Ara 2012

Ara...




Uzun bir aradan sonra yine buradayım. Aslında çok uzun değil de işte bana öyle geliyor. Yoğun bir insan oldum çıktım yahu. Bir sürü kitap okuduuuum (: Yazı da yazdım. Kurs güzel gidiyor. Ali Hoca yazılarıma 'Fena değil' demeye başladı ((:

Çok zormuş ya buradan ayrı kalmak. Neyse. Dönüşüm muhteşem olacak. Okuduğum kitapları sayayım hemen.

Ahmet Haşim- Bize Göre, Frankfurt Seyahatnamesi
Refik Halit- Gurbet Hikayeleri
Oğuz Atay- Korkuyu Beklerken
Peyami Safa- Bir Tereddüdün Romanı

Okuduğum başka kitaplar da var. Onları da ayrı yazarım. Şimdi biraz da yazılarıma yer vereyim, kurs yazılarıma. Kısa demeyin lütfen. Ali Hoca kısa istiyor.


***

Yeni eldivenlerini büyük bir hevesle ellerine geçirmişti. Havalar birden soğumuştu. Alışamamıştı güneşsiz geçen günlere. Yanında şemsiye taşımayı sevmezdi ama yağmurdan korunmak zorundaydı. Hasta olmamak için zencefil çayı ve şekeri deposu yapmıştı. Arkadaşları fazla hassas hatta evhamlı olduğunu söylerdi. Önlem almanın neresi evhamdı? Surların etrafından dolanmaktan hoşlanmazdı fakat en kısa yol burasıydı. Çiçek atan tuhaf kadınlar görürdü burada. Giysileri hep incecikti. Ayaklarında da botları olmazdı. Hasta olmaz mıydı bu insanlar? Bazı geceler rüyalarına girerdi bu çiçekçi kadınlar. Hasta olmuş yorgan döşek yatarken kendisine çorba yapıp ıhlamur çayı içirirlerdi. Gülümsedi. Çiçekçi kadınlardan en pahalı buketi alıp rüyası için teşekkür etti.

***




Pencereyi açtı. Soğuk hava tenine değince rahatladı. Karanlık odayı ince bir ay ışığı aydınlatıyordu. Kanepeye zorlukla oturup el yordamıyla sehpanın üzerindeki tarçınlı akide şekerlerine ulaştı. Damağına yayılan tat hüzündü. Akide şekeri çocukluğunu hatırlatırken tarçın gençliğini anımsattı. Gençliğini anlamlandıran tarçın kokuluyu… Sol bileğine gitti eli istemsizce. Jilet izlerinin arasında bir harf. Harfin üzerinde gezinen parmakları sanki kahverengi saçlar üzerindeydi. Yıpranmış bir defter aldı eline. Yıllar öncesinin tarihi atılmış sayfalar üzerindeydi bu kez parmakları. Kendisine, defterdeki boş sayfaları doldurmasını salık veren cümleye takıldı gözleri. Boş bir sayfa açtı ve uzun bir süre sayfaya baktı. Gülümsedi. Aklından geçen kâğıda dökülemeyen sözcüklerdi yüzünü gülümseten:
Göğsümdeki tarçın renkli kuş
Uç, göklere uç
Af dile, af dile…

***



Küçük bir kız vardı. Elleri küçücük olan; kızıl saçlı, yeşil gözlü tatlı bir kızdı. Bu kızın en çok sevdiği zamanlar, gece yatağına uzanıp hayal kurduğu anlardı.Hayal kurrmadan uykuya geçemezdi. Bunun sebebi, ona masal anlatan kimsenin olmayışıydı. Annesi her zaman hasta olurdu, babası ise ilgisiz. Annesi fakirlikten yakınırdı, babası hep suskun. Küçük evlerinde mutluluk ve mutsuzluk arasında bir hayat sürerlerdi.Annesinin işinin başından aşkın olduğu bir sabahtı yine. Küçük kız bağıra çağıra şarkı söyleyerek aynanın karşısında saçını tarıyordu. En sevdiği yanı, saçlarıydı. Küçük olmasına küçüktü ama saçların bir kız için her şeyden değerli olduğunu çoktan anlamıştı. Saçlarına bakınca gülümsedi.Sevdi saçlarını, hep severdi zaten. Aklına bir şeyler gelmiş gibi muzipçe bir tebessüm yayıldı yüzüne. Annesinin arkasından bağırmasına aldırmadan yoruluncaya kadar koştu da koştu. Dere kenarına geldiğinde durakladı.Yeni taşlar bulması gerekiyordu. Yeni, bir sürü, rengarenk taşlar. Güzel taşların hepsi onun olmalıydı.  Ayaklarının değmesiyle su hareketlendi. Kız sinirlendikçe su coştu. Küçük bedeni bu hareketliliğe daha fazla dayanamayıp düştü. En kıymetlisi olan kırmızı taş cebinden kaydı, büyük bir kayaya çarpıp ikiye ayrıldıktan sonra akıntıya kapılıp kayboldu. Dere, taşın kaybolmasıyla sakinleşti. Taşın ardından bakan kız  derin bir nefes aldı. Gerçekten en kıymetlisi gitmiş miydi? Kalbinde bir nefret dalgası kapardı. Bedenindeki bütün pis kan kalbine toplandı ve nefrete dönüştü. Bedenindeki bütün sıcaklık hareketlendi ve gözlerinde ateş haline geldi.Elleri ayakları birer buz, kalbi ve gözleri birer alev. Bir çığlık attı ki yer korktu, gök korktu. Şimşekler çaktı, yer sallandı. Kız, sudaki yansımasına bakınca gözlerinde birbirinin içine girmiş alevleri gördü. Sahip olduğu, gerçekten ona ait olan tek şey, o taş.Ve gitmişti artık, yok olmuştu.

***

Art arda üç yazımı sıraladım. Gelişme var mı yok mu siz karar verin lütfen ((:


13 Kas 2012

Küçük Kız

Cuma günü kursa gittim. Ders yapmadan önce yazılarımızı okudu. Geçen haftaki yazımı hiç beğenmemiş, her cümlesini eleştirmişti Ali Hoca. Bu hafta yazının sonuna kadar duraksamadan okudu. Anlam, mantık, imla hataları yoktu. Son cümle için yine arabesk olmuş dedi .s Yazıyı son cümleyle batırmışım :D Ama fena olmamış dedi ((:
Yazıma okumaya buyrunuz...


***






Saçları kısacık kesilmiş perçemleri ise uzun bırakılmıştı.Bazen önünü görmesine engel olsa da gözlerine değen saçlarını seviyordu. Ellerine bezden iki ağır torba tutuşturulmuş,boynundan bir bebek çantası geçirilmişti. Bu ağırlıklara ne kolları ne de boynu uygundu.Yalpalaya yalpalaya yürüyordu annesinin ardından. Küçük kız kadının hiç de umrunda değildi.Kadın kucağındaki bebeğini sarıp sarmalıyor,başı dik,burnu büyük yürüyordu. Kocaman bedeninde küçücük bir ağırlıktı oğlu. Kocasının ve ailesinin gözünde insan olma yaşama sebebiydi. Küçük kız düşmemek için çabalıyordu annesinin ardından.Gözleri hep yerde önündeydi.Başını kaldırıp baksa göğe bulutlar dayanabilir miydi o hüzünlü bakışlara?..





***


Yazımda tasvir ettiklerim gerçek. Daha doğrusu bir kadın ve ardında eli kolu dolu bir kızın oluşu doğru. Ama benim yazdığım duygular... Gerçek olmamasını dilediğim kurmaca... Bu sahneyi görmem iki üç saniyelikti. Kızın yanına koşup ona yardım etmediğim için çok pişmanım. Bencillik yapıp geç kaldığım derse yetişmeye uğraştım. Siz benim yaptığım bencilliği yapmayın olur mu?...

3 Kas 2012

Ateş Mavisi Kelebek






Ateş Mavisi Kelebek


Bakmayacaksın, dedim kendime. Gözlerim dinlemedi sözlerimi. Elmastan gözlerine değen güneş ışıkları, İstanbul'a yansıdı. Yedi renkten, yedi sesten, yedi tepeden İstanbul. Aşkın hangi boyutundaki bu şehr-i yâr?
Galata Kulesi her gece koynuna alır yabancıları. Kız Kulesi lacivertin koyuluğunda yapayalnızdır. Hiç mi kıskanmaz biri diğerinin kalabalıklığını ya da yalnızlığını? Ya aşıklar ders almazlar mı birbirine kavuşamayan ama birbirini hep bekleyen bu aşık ile maşuktan?
Hüzünlü bir şarkı misaliydi İstanbul. Benim yazdığımsa bestesiz bir şiir. Şiirim takıldı boğazıma,su gibi aziz olamadın,geçmedin içimden akıp.
Camgöbeği rengiydi deniz. Geri kalan her yer siyah beyaz. Tüm bu siyah beyazlığın arasından sana doğru uçan bir kelebekti sevdam. Sonra birden ateş mavisine döndü rengi.
Duman altı oldu gözlerim, hayallerimse yangın yeri. Su gibi olamadın, söndüremedin alevlerime akıp. Belki hayallerimin küllerinden bir zümrüdüanka doğar, uçar İstanbul'a. Aşkın farklı bir boyutunda kavuşturur Galata Kulesi ve Kız Kulesini.
Kim bilir...



***


Ağlamak istiyorum a dostlar! Dün Ali Ural kursta bu yazımı hiç beğenmedi. Arabesk buldu. Başka birisi de facebook'a koysa beğenme rekoru kırar dedi :D Güleyim mi ağlayayım mi bilemedim. Ben de bol bol güldüm. Ali Hoca çok komik eleştiriler yapıyor. Her cumartesi yazdığım yazıyı ve hocanın yorumunu burada paylaşmayı düşünüyorum. Böylelikle gelişmemi sizler de görürsünüz ((: Kurs bünyesinde tek yasağımız var o da Ali Hoca'ya kızmak :D Yazın alanında yasağımız çok. Klişe laflardan uzak duracakmışız. Zümrüdüanka'nın yasak olmasına çok üzüldüm //:
Neyse kurs harikaydı. Eleştirilmeye alışıyorum ((:

Herkese mutlu haftasonları!! ((:

23 Eki 2012

Harry Potter ve Düğün

Harika ama harika ötesi!!

Daha önceleri aklıma gelirdi ama böyle bir şey yapanı görmemiştim. Aklıma geldi bir bakayım dedim google'a harry potter wedding yazdım. Siz de yazıp bakabilirsiniz ne kadar hoş düzenlemeler yapmışlar arkadaş ya! Organizasyon şirketlerini ve evlenen çiftleri alkışlıyorum. Bayıldım bayıldım bayıldım. Ah keşke benim de böyle bir imkanım olsa :D Ama nerde bizim Türk erkeklerinde o düşünce :P Hadi Türk erkekleri tamam dese ya aileler, eş dost, akraba, konu komşu bla bla bla -.-'

Neyse moral bozmadan, belki olur ümidiyle yaşasam. Daha yaşım kaç başım kaç ((:


Böyle evlenme teklifine nasıl hayır denir ki :D


Snitch'li evlenme teklifi!!! Hayır denir mi hiç buna :D



Davetiyeleri böyle yapmışlar işte. Başka da var da ben en çok bunları beğendim (:


Düğün alanına da böyle gelmeli. Müzik de http//fizy.com/#s/16qfko bu olmalı :D


Haha asalar filan harika. İlk dans için de şu müzik harika olur. Harry Potter Melez Prens'ten bir müzik http//fizy.com/#s/185j7e



Masa düzeni böyle olur işte ((: Masalar da. Of Seçmen Şapkaaaa, asalaaar (:


Kaymak birası, balkabağı suyu ((: Kaymak birası biradan yapılmıyor bu arada :D İçeceklerden birisi ateş viskisi olmalı.


İmzalar da böyle atılır :D Kuş tüyü kaleeem



Karakterlerin de isimlerini asmışlar ne ka güzel Ya Rabb'im. Saygı ve sevgi sonsuz işte Harry Potter'a :D


Davetiye, hatıra, sandık ((:


Güzel bir fotoğraf olmuş (:


Sihirli ve gizemli bir obje. Bakın orda bir hilal vaaaar (:



Herkes asalarını sallayıp sihir yapsınlar bakalım.Tılsım yapıp evlenen çifti koruyun ((:



Baykuşlar her yerdeeeee. Harry Potter temalı bir düğünde baykuş her yerde olmasın da nolsun. Şu ışıklandırma baykuşa bayıldım doğrusu.Bahçeli bir evim olursa düşünmeliyim di miiii??


Balkabağı olmadan olur mu di mi ama ((:


Böbrekli börek nerde göremedim, soğan yanisi, et yahnisi de olmalı. Sonracığıma balkabaklı turta, çikolatalı puding ((:


Snitch'li pasta mü-kem-mel!!!


Aşk iksiriii!!


Felix Felicis, İyi Şans İksiri. Melez Prens'ten hatırlarsınız ((:


Bertie Botts'un Her Tattan Fasulyeleri. 260 çeşit lezzet sayılmış. Sümükten kirli çorap tadına kadar iğrenç lezzetler dışında ruh, yel değirmeni, ruh öpücüğü gibi ilginç tatlar da var. Dumbledore bir keresinde kulak kiri tadında yediğini söylemişti :D


Fışırdayan vız vız ((:



Ne kadar da güzel olmuş değil mi ((:



Ben de istiyoruuum :D


Nütfen nütfen nütfen benim de olsun bu kolyeden. Snitch kolye. Nütfeeeeeeeeeeen!!


Havada asılı mumlar da yapmışlar ((:


Harry Potter serisinin ve sihir dünyasının yeri bende apayrıdır, bir başkadır. Bana yaşattığı güzellikler, hissettirdiği duygular, verdiği dersler yaşamım boyunca hep aklımda ve de kalbimde olacak. Kitaplar ve filmler hep başucumda olacak ((:

Belki bir umut diyerekten yazımı sonlandırıyorum.

Mutlu kalııııın!!







20 Eki 2012

Geçmişten koparılıp şimdiyle süslenmiş bir gün



Elimde toz kalıntıları. Ha hapşurdum ha hapşuracağım derken soluk soluğa koşturuyorum.

Gözlerime değiyor yüzlerce isim. Elim bir ona gidiyor bir buna. Uzaktan bakmakla olmuyor. Şöyle uzun uzun duruyorum olduğum yerde. Hatta tabure olsa da otursam biraz diye düşünüyorum.

Sonbaharın tarçın serptiği kitap kokusu. Nerede miyim ben? Tabi ki Sahaf Festivalinde. Beyoğlu, Tepebaşı. Sonbahara rağmen yaz çalımında bir hava. Güneşin acıması yok, kitaplara rağmen.

İlk uğradığım stantta el yazmaları, eski yazılar, divanlar... Ciltlenmiş eski kitaplar, dokunmaya kıyamadığım. Kokluyorum öylece uzaktan. Fuzulî divanına bakıyorum. Ellerim dolaşıyor sayfalarında. Kitabı kapatırken gözlerimi de kapatıyorum. Kırk bin bir rahmet ruhuna.

Stantların ortasında durup o anın büyüsüne kapılmak... Geçmişin büyüsü. Toz kokusu ve elimdeki tozdan kaynaklanan hissiyat rahatsız etmiyor. Tersine huzur kaynağı.

Kulağıma bir yerlerden değen Zeki Müren'in sesi. Bana gülümsüyor işte orada. 
Siyah beyaz fotoğraflar arasında yeniden yaşıyorum Asiye'nin aşkını. ''Selvi Boylum Al Yazmalım''
Bir tarafta Ayşecik, Ömercik.
Bir yandan Ajda Pekkan, Müjde Ar, Türkan Şoray ve diğer bazı aktirislerin belki de hiç görülmemiş fotoğrafları. Eski plaklar meraklılarını bekliyor tüm nazlı edalarıyla.




5 liralık, 2 liralık, 1 liralık kitaplar.
Gözlerime takılıyor 5 liralık kitaplar arasında Harry Potter kitaplarına. İkinci el, tozlar içerisinde. Türkiye'deki ilk baskıları. Henüz antika hükmü taşımasalar da benim gözümde paha biçilemez kıymetteler.

Osmanlı'nın son dönemlerinden kalma gazeteler. Okumaya çalışıyorum eski yazıyı. Eğleniyorum o dönemdeki haberleri okumaya çalışarak.

Görmeyi hiç ummadığım eserlerle karşılaşıyorum. Son yılların popüler kitaplarıyla geçmişin tozu üzerinde zamana meydan okuyan yapıtlar aynı safta, aynı rafta, aynı pahada. Hüzünleniyorum...



Sonra bir kitabı görmemle dağılıyor hüzünlerim bir yana. Lawrence'ın Anka Kuşu adlı deneme kitabı.
1966 basım, Bilgi Yayınevinden çıkma. Akşit Göktürk Türkçe'ye kazandırmış. Eskiden Ömer adında birisine aitmiş. Şimdiyse GEB'in kütüphanesinde. Anka Kuşu'nun yolculuğunu merak ettim. Kimlerin elinden geldi geçti acaba bunca yıl?... Ama artık son limanda gerçek evinde, benim ellerimin arasında. Kapakta mor alevler içerisinde bir Anka kuşu bana bakıyor ((:


İncesaz eşliğinde Marily Monroe, Audney Hepburn'ün bana göz kırpan levhalarının arasında ilerliyorum. Zamana direnen, eskimeyen kitapları tebessümle selamlıyorum. Sonra birden onu gördüm.

Simya Sanatı ve Simyacılar, Archibald Cockren'a ait. Büyülendim. Yavaşça elime aldım ve okşamaya başladım sayfalarını. Sayfa düzeni, resimler, bilgiler... Harikaydı. Okudum birazcık ve hoşgeldin kütüphaneme dedim ((:



Safahatlar, Nutuklar... Tüm haşmetleriyle alıcılarını bekliyor ve buluyorlardı da.
NFK, Sezai Karakoç bir yanda.
Nazım Hikmet, Attila İlhan bir yanda.

Yeniciler Dergileri, eski gazeteler ve dergiler bir yanda.

Dans edercesine gezdim, kokladım hepsini.

Güzeldi geçmişten koparılmış şimdiyle süslenmiş bir gün geçirmek.
Koklamak, dokunmak, bağrına basmak tüm kitapları.

Bir daha ki yıla görüşmek üzre Sahaf Festivali...





Kek

''Elemin lezzeti elzemdir.''

 Pasta yapmayı çok severim. Farklı tarifler denemek eğlenceli bir uğraştır benim için. Aslında pasta süslemelerine merak salmaktayım da incelikli işleri pek beceremediğimden daha başlayamadım.
Kek yapmak için mi yaratıldım diye sorgularım bazen :D Çünkü bir kek yapma düşüncesi oluşsa arkadaşlarım arasında geb yapar ya oluyor. Bir gün içerisinde üç kez kek yaptım desem? Artık kek mek yapmıcaaaam diye isyanın eşiğine gelsem de öyle bir şey olmadı elbet. Kek yapmak terapi gibi bir şey aslında. Sakinleşiyorum, ama bir yandan da stres oluyorum 'ya güzel olmazsa?'. Yaptığım stres boşuna elbette ((: Güzel olmazsa olmasın ne olacak sanki. Beni bilenler bilir hayranı olduğum bazı baharatlar vardır. Vanilya, tarçın, çikolata ve kahve.

Keklerimin vazgeçilmez iki aroması tarçın ve vanilyadır. Tarçın ve vanilyanın uyumu başkadır. Biraz tarçın varsa biraz da vanilya olmalı. Tarçın hüzünse vanilya umuttur. Hüznün ardından umut olmalı ki, elzem olan elem biraz çırpılıp pişirildikten sonra kek gibi harika bir lezzete dönüşmeli. Bazen de kekimi çikolatalı yaparım. Çikolata mutluluktur. Çikolatalı keke tarçın yakışır mı hiç? Mutluluğa hüzün yakışmaz değil mi ((: Kahveli keke tarçın koymaya da korkarım. Kahve tutkudur. Tutkuya hüzün eklenirse sonuç nasıl olabilir? İki aromanın birleşmesi ile hırs ortaya çıkarsa?.... Hiç gereği yok... Tarçın baskın bir baharattır, hüznün baskın bir duygu olması gibi. Dikkat etmek lazım, tarçının abartısıyla kek acı bir tat alabilir. Duygularımı lezzetlerle ifade etmeyi çok seviyorum ((: Vanilya kokulu umutlara, tarçın tanesi hüzünler serpip Melankolianım'la dertleşmeyi seviyorum. Çikolata kaplı mutluluklara, kahve çekirdeği tutkular ekleyip Bayan Sesî ile aşk dolu sohbetler yapmayı seviyorum. Biraz ondan biraz bundan biraz şundan. Hayat böyle değil midir? Tüm zorluklara rağmen yaşamayı seviyorum, mutlu olmayı seviyorum. Hayatımda bir şeyler eksik, kek yaparken beni daha da mutlu edecek bir şey ((:







Yalnız Bir Opera


  YALNIZ BİR OPERA


Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda 
Yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim 
Oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim 
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim 

İmrendiğin, öfkelendiğin 
Kızdığın ya da kıskandığın diyelim 
Yani yaşamışlık sandığın 
Geçmişim 
Dile dökülmeyenin tenhalığında 
Kaçırılan bakışlarda 
Gündeliğin başıboş ayrıntılarında 
Zaman zaman geri tepip duruyordu. 
Ve elbet üzerinde durulmuyordu. 
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, 
Biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim. 
Başlangıçta doğruydu belki. 
Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp, 
Günden güne hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren, 
Büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin. 
Ve hala bilmiyordun sevgilim 
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim 
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana 
Bütün kazananlar gibi 
Terk ettin. 

Yaz başıydı gittiğinde, ardından, 
Senin için üç lirik parca yazmaya karar vermistim. 
Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim. 
Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum. 
Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum. 
Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu 
Yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından 
Kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine 
Çerçevesine sığmayan 
Munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine 
Lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu. 

Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti Mayıs. 
Seni bir şiire düşündükçe 
Kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi 
Ucucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. 
Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük 
Usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, 
Belkide ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma. 
Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. 
Aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi? 
'Eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen' notunu buldum kapımda. 
Altına saat: 16.00 diye yazmıştın, ve 16.04'tü onu bulduğumda. 
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını 
Takvim tutmazlığını 
Aramızda bir düşman gibi duran zamanı 
Daha o gün anlamalıydım 
Benim sana erken 
Senin bana geç kaldığını. 

Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri. 
Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı. 
Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, 
Alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik kalmıstı. 
Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza. 
Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi 
bakışıyorduk. 
Sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık. 
Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki. 
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize. 
Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. 
Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana. 
Şimdi biz neyiz biliyor musun? 
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz. 
Birbirine uzanamayan 
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi 
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz 
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca 
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız 
Ne kalacak bizden? 
Bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim şu kırık dökük şiirim 
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında 
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden 
Bizden diyorum, ikimizden 
Ne kalacak? 

Şimdi biz neyiz biliyor musun? 
Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz. 
Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada 
Bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilmeyen çocuklar gibi 
Ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek 
Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz. 

Kış başlıyor sevgilim 
Hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor 
Bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan 
Oysa yapacak ne çok şey vardı 
Ve ne kadar az zaman 
Kış başlıyor sevgilim 
İyi bak kendine 
Gözlerindeki usul şefkati 
Teslim etme kimseye, hiçbir şeye 
Upuzun bir kış başlıyor sevgilim 
Ayrılığımızın kışı başlıyor 
Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime. 

Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, 
Yazıya oturup sonu gelmeyen cümleler kurmak, 
Camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak.... 
Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır 
Çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır 
İçimizdeki ıssızlığı dolduramaz hiçbir oyun 
Para etmez kendimizi avutmak için bulduğumuz numaralar 
Bir aşkı yaşatan ayrıntları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz 
Çıplak bir yara gibi sızlar paylastığımız anlar, 
Eşyalar gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar 
Korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara, 
Çağrışımlarla ödeşemezsiniz. 

Dışarda hayat düşmandır size 
İçeride odalara sığamazken siz, kendiniz 
Bir ayrılığın ilk günleridir daha 
Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkta 
Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup 
Kulak verdiğiniz saat tiktakları 
Kaplar tekin olmayan göğümüzü 
Geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç 
Suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz 
Bakınıp dururken duvarlara 
Boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çicek, 
Unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, 
Unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında 
Kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi 
Kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi 
Yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutkunluk haline, bir trafik kazasına, 
Başımıza gelmiş bir felakete, iskenceye çekilmeye, ameliyata alınmaya 
Kendimizi hazırlar gibi. 

Yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi 
Ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken, 
Ve kazanmış görünürken derinliğimizi 
Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde 
Bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar 
O tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi 
Hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar 
Göremeseniz de, bilirsiniz 
Hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar. 

Bana zamandan söz ediyorlar 
Gelip size zamandan söz ederler 
Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. 
Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. 
Hepsini bilirsiniz zaten, bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi. 
Dahası onalar da bilirler. 
Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler, öyle düşünürler. 
Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki 
hançeri çıkartmak, Yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak 
kolay değildir elbet. 
Kolay değildir bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek. 
Zaman alır. 
Zaman alır sizden bunların yükünü 
O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, açılar dibe 
çöker. 
Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. 
Bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir. 
O boşluk doldu sanırsınız 
Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir. 

Gün gelir bir gün 
Başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide 
O eski ağrı 
Ansızın geri teper. 
Dilerim geri teper. 
Yoksa gerçekten bitmissinizdir. 

Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır anlamları, önemi 
kavranır. 
Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini kazanır. 
Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır. 
Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık 
Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan 
Her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır 
Ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla 
Günlerin dökümünü yap 
Benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini 
Kim bilebilir ikimizden başka? 
Sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış 
Bir ilişkiyi, duyguların birliğini, 
Bir aşkı beraberlik haline getiren kendiliğindenliği 
Yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi bir düşün 
Emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya 
Şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor 
Orada olmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla 
Bunlar da bir işe yaramadıysa 
Demek yangından kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda. 

Bu şiire başladığımda nerde, 
Şimdi nerdeyim? 
Solgun yollardan geçtim. 
Bakışımlı mevsimlerden 
İkindi yağmurlarını bekleyen 
Yaz sonu hüzünlerinden 
Gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim 
Geçti her cağın bitki örtüsünden 
Oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından 
Bakarken dünyaya 
Yangınlarla bayındır kentler gibiyim: 
Çicek adlarını ezberlemekten geldim 
Eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların 
Unuttuklarını hatırlamaktan 
Uzun uzak yolları tarif etmekten 
Haydutluktan ve melankoliden 
Giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden 
Duyarlığın gece mekteplerinden geldim 
Bütünlemeli çocukluklarıyla geçti 
Gençliğimin rüzgara verdiğim yılları 
Gökummaların ve içdökmelerin vaktinden geldim. 

Bu şiire başladığımda nerde, 
Şimdi nerdeyim? 
Yaram vardı, bir de sözcükler 
Sonra vaat edilmiş topraklar gibi 
Sayfalar ve günler 
Işık istiyordu yalnızlığım 
Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum 
İlerledikçe...Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde 
Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü daha şiir bitmeden. 
Karardı dizeler. 
Aşk...Bitti. Soldu şiir. 

Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden 
Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım 
Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde 
Aşk yalnız bir operadır, biliyordum: 
Operada bir gece uyudum, hiç uyanmadım. 
Barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim 
Her adımda boynumdan bir fular düşüyordu 
El kadar gökyüzü mendil kadar ufuk 
Birlikte çıkılan yolların yazgısıdır: 
Eksiliyorduk 
Mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim 
Her otelde biraz eksilip, biraz artarak 
Yani çoğalarak 
Tahvil ve senetlerini intiharlarla değiştirenlerin 
Birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında 
Ağır ve acı tanıklıklardan 
Geçerek geldim. Terli ve kirliydim. 
Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum 
Maskeler ve çiçekler biriktiriyordu 
Linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de... 
Korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları 
Ve açık hayatları seviyordu. 
Buraya gelirken 
Uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim 
Atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri 
Ödünç almadım hiç kimseden hicbir şeyi 
Çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için panayır yerleri... 
panayır yerleri... 
Ölü kelebekler... 
Ölü kelebekler... 
Sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim. 

Adım onların adının yanına yazılmasın diye 
Acı çekecek yerlerimi yok etmeden 
Acıyla baş etmeyi öğrendim. 
Yoksa bu kadar konuşabilir miydim? 
İpek yollarında kuzey yıldızı 
Aşkın kuzey yıldızı 
Sanırsın durduğun yerde 
Ya da yol üstündedir 
Oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar 
Ölü yanardağlar, ölü yıldızlar 
Ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı. 

Aşkın bir yolu vardır 
Her yaşta başka türlü geçilen 
Aşkın bir yolu vardır 
Her yaşta biraz gecikilen 
Gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler 
Gözlerim 
Aşkın kuzey yıldızıdır bu 
Yazları daha iyi görülen 
Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler 
İlerlerim 
Zamanla anlarsın bu bir yanılsama 
Ölü şairlerin imgelerinden kalma 
Sen de değilsin. O da değil 
Kuzey yıldızı daha uzakta 
Yeniden yollara düşerler 
Düşerim 
Bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda 
Ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında 
Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler 
Yaşamsa yerli yerinde 
Yerli yerinde her şey 
Şimdi her şey doludizgin ve çoğul 
Şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi 
Şimdi her şey yeniden 
Yüreğim, o eski aşk kalesi 
Yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden 
Dönüp ardıma bakıyorum 
Yoksun sen 
Ey Sanat! Her şeyi hayata dönüştüren.

Murathan Munga